kısa öykü denemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa öykü denemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2023 Pazar

Büyük Boraks Planına Sadık Kal Kız Ceylan!

“Kız Ceylaan, boyun posun devrilmesin, kapat o camı, gir içeri; kış günü, töbe töbee…”

“Öf mami ya, bir rahat bırak da kazandığım zaferin keyfini çıkarayım; birazdan gelir zaten şövalyem!”

“Neymiş o zafer mafer lafları ha; şövalye de kim? Seni sinsi cadaloz seniii! Ne o öyle giyinip makyaj yapıp camdan sarkmalar! Bi onunla kol kola girmeler, bi bununla fingirdeşmeler! Ben bilmem mi seni, kimin mamisiyim ben! Söyle; yine ne haltlar karıştırdın hangi bayramlık masayı devirdin bakayım!”

Ceylan’ın yanak damarları atar, gözleri çizgi film karakterleri gibi kana bürünür:

“Aman mami ya, kimin masasını kime karşı devirecem! Gizli saklı fingirdeşme falan bana göre şeyler değil; biner ata göstere göstere kaçarım dağlara! Damarıma basanın da böğrüne saplarım hançeri; görürler dünya alemin kaç bucak olduğunu!”

“Of kızım ya, kız doğurduk dedik içinden Van canavarı çıktı! Eğrisiyle doğrusuyla kızımsın diye fazla bir şey demiyom ama, iyice zıvanadan çıktın sen! Burnuma pis pis kokular geliyo. Eski yavuklusu Şaban ile cilveleşmeye başladı yine diyolar. Kız yoksa sen namusumuza leke sürecek bir şey yaptın da bu Şaban VHS’ye falan mı çekti seni? Şantaj mı yapıyo kız sana bu deyyus? İstakramda falan rezil mi edecekmiş seni? De bakayım dosdoğru! Hani bu Şaban’dan bir cacık olmazdı? Yoksa nişanlım diye gerine gerine dolaştığın o Mehtiyar denilen sinsi soytarının senin arkandan çevirdiği dolapların hıncını almak istiyon da ondan ötürü mü kabadayı Şaban’a meyletmeye başladın yine? Vaar bunda bi iş, çıkar kokusu yakında!

Ceylan’dan ses yok.

“Konuşsana kızım!”

Ceylan pısss…

“Kızım Ceylan konuşsana!

İyice sinirlenen Mami tam fırlatmak için yerden plastik terliği alacakken Ceylan iki adım öne çıkar, boğazını “ıhım ıhım, öhö öhö” diye temizler, sandalyenin üstüne çıkar. Başı önde, iki ellerini havaya kaldırarak yüksek sesle şiir okumaya başlar:

Erlik günü geldiğinde
Yiğitlere şan görünür…”

“Te Allaam ya! Ben kıza konuş diyom, kız bana kahramanlık destanları çığırtıyo! İndir o elini kolunu, coşma öyle deli Ahmet Emmi gibi!

Ceylan tam şiirin devamını söyleyecekken kapı çalınır. Hem de acı acı çalar zil!

“Kalk kız, koş kapıya bak!” der annesi. Ceylan istemeye istemeye de olsa kapıyı açar.

Ai tarafından yaratılan resim /Canva
Karşısında siyah rayban gözlüklü, beş kıl arayla cımbızlama tekniği kullanılarak seyreltilmiş bıyıkları olan, ben diyeyim iki metre, sen de iki buçuk metre boyunda, havacı mavisi kolej montu giymiş, montunun her bir yerinden armalar ve madalyalar sarkan, kargo cepli pantolonuyla fedaiye benzeyen bir adam belirir. Sarışın ve iri yarıdır; sarışın bir lama kadar heybetlidir hem de!

Hafifçe Ceylan’a göz kırpar. Ceylan “bir saniye” der. Mamisine göstermeden ayakkabı dolabına sakladığı kabin valizini alır, aykkabılarını sessizce giyer. Hiç tereddüt etmeden bu gizemli adamın koluna girer;  kapının önündeki “bor” enerjisiyle çalışan, son model denilemeyecek kadar üst level arabaya atlar ve uzaklaşırlar.

Annesi mutfakta söylenmektedir:

“Kız Ceylan, Allah seni bildiği gibi yapsın e mi! Kız dondum kız burda! Kimse o kapıdaki kişi, al içeriye de kapat bir an önce kapıyı. Allahım ben bu kızı hak edecek ne yapmış olabilirim acaba!”

O sırada yan odanın kapısı tekme vurularak açılır; yine rayban gözlüklü iki adam sırıta sırıta girerler içeriye.

“Siz de kimsiniz be, ne işiniz var evimde?” diye seslenir Mami. Ceylan’a olan hıncını alamamış zaten; bu hırtapozlar da kim diye düşünür.

İki adamdan birini o sinsi Mehtiyar’a benzetir, diğerini çıkaramaz… İşte bu iki adam kapıya doğru yönelirken;

“Seninle işimiz yok cadı kadın!” der Mehtiyar. 

“Ceylannn” diye seslenir yine Mami, adamlardan biri cevap verir.

“Boş yere Ceylan’ı arama artık. Kutsal Boraks Tengrisi yolunda kızınız Ceylan’ı emin ellere teslim ettik! Sen de sesini çıkarma otur oturduğun yerde. Sosyal medyaymış, gasteciymiş, öyle antin kuntin yerlerde bu olayı paylaşırsan senin de icabına bakarız haa!”

Mami neye uğradığını şaşırmıştır. Derin derin nefes alırken içerdeki televizyondan gelen ses odayı doldurur:

“Büyük Boraks Planına Sadık Kal! Pilavın yanında hoşaf içmeyi sakın ihmal etme!


Devamını Oku

13 Aralık 2020 Pazar

KELİME OYUNU #2 - Kırmızı İrlanda Tutku Kitap Viski

Günlerden cumartesi. Sokağa çıkmanın kısmen yasak olduğu sıradan bir korona günü.

Kucağımda keyif tepsisi, altı yumuşak olanlardan. Onun üzerinde laptop, bloglara bakıyorum. Kelime oyunu diye güzel bir etkinlik başlatmış Sevgili Deep. Her hafta bir katılımcı beş kelime veriyor, sonra o kelimelerden nefis öyküler çıkıyor. Dalıp gidiyorum öykülere, ben de yazsam ne güzel olur diye hayal kuruyorum bir taraftan da. İyi de, hamladım! Çok zamandır ne bir şey yazıyorum, ne de okuyorum…  

Yine de yazasım var. Haftanın kelimelerine bakıyorum, “kırmızı-irlanda-tutku-kitap-viski” Beş benzemez gibi, buyur burdan yak! Yok yok yazacak dermanım  da yok zaten. Vazgeçiyorum.

Tam da bu anda bir ses duyuyorum:

“Buldum bulduumm, buldummmm!”

Önce televizyondan geliyor sanıyorum. İzlemiyorum ama açık. Mucize Doktor bir tedavi yöntemi mi buldu acaba diye dikkatimi televizyona veriyorum. Yoo, ekranda vitamin hapı reklamı var. Pandeminin eti sütü ve de yününden yararlanan kapitalizm iş başında yine.

 Kendi kendime söylenirken aynı sesi  tekrar duyuyorum:

“Buldum diyorum, buldummm!”

***ARŞİMET HAŞMET


Sokaktan geliyor ses. Sitede değil de eski bir mahallede oturan insanların alışkanlığı ile hemen pencereyi açıp kafamı uzatıyorum. Saçı başı ıslak, üzerinde kırmızı bir bornoz olan adam hem koşuyor, hem de bağırıyor:

“Boşu boşuna kendinizi kapatmayın evlere, ben buldumm, buldummm, buldummm!… “

Nefes nefese kalmış, kıvırcık saçlarından sular damlayan adamı mahallemizin devrimci muhtarı durduruyor tam köşede:

“Neyi buldun yine Arşimet Haşmet?”

“Corona” diyor iki nefes alıyor. “Coronayı öldüren...” Devamını getiremiyor. 

“Dur bir soluk al “diyor muhtar. Çevresine bakıyor, tam arkasındaki evin bodrum katı camından sarkan adama sesleniyor:

“Bir bardak su verir misin hemen, Arşimet Haşmet neredeyse ölecek…”

“Ookey, su veriyor hemen ben!” diye kırık Türkçesiyle cevap veriyor camdaki adam. Kozmopolit mahallemizin İrlandalı James’i olur kendisi. Nereden mi biliyorum, viskiyi çok kaçırdığı bir gece sokağa çıkıp misket oynamıştı, karşı komşu Rakı Abi de katılmıştı kendisine. Bir şenlik, bir cümbüş. Oradan tanıyorum James’i. Bütün sokak sakinleri ne eğlenmiştik o gece!  NEyse lafı çok uzatmayayım, suyu uzatıyor pencerenin aralığından James.

İki yudum alıp soluk soluğa yutan Haşmet kendine geliyor biraz.

“Anlat bakalım” diyor bizim devrimci muhtar, “Bu sefer neyi buldun? Ne zaman banyoya girsen bir şeyler buluyorsun!.”  

Anlatıyor Arşimet Haşmet,

“Bu koronadan kurtulmanın yolunu buldum muhtarım. Sahiden buldum!”

“Neymiş bulduğun, haydi söylesene Haşmet, kızıyorum ama artık!”

“Muhtarım, ben buldum bulmasına ama söyleyemiyorum, korkuyorum.  Beni öldürürler  söylersem!”

Sesini iyice alçaltarak fısıldadığı sözcükleri dudak okuyarak anlayabiliyorum.

Muhtarım,  İlhan Selçuk Ziverbey Köşkü adlı kitabında yaşadığı işkenceleri akrostiş yöntemiyle anlatmıştı, hatırlar mısın! işte ben de aynı yöntemle bir kitap yazıp bulduğum çözümü herkese duyurmak istiyorum. Başka çarem yok!  Hani aşk romanları basan bir yayınevi var ya, neydi adı, dilimin ucunda, onlarla anlaştım.”

Tutku Yayınları mı?”

“Evet evet işte o yayınevi. Salak bir pembe dizi gibi yazacağım kitabı. Akrostişi çözen, dünyayı kurtarmanın ipuçlarını da elde etmiş olacak!”

“Anladım Haşmet, anladım ben seni! Ama elini çabuk tutman lazım!”

“Ne olur muhtarım, devrimin ayak sesleri bunlar, ne olur yardım et bana!”

“Tamam Haşmet, hadi kalk, gel önce saçlarını kurutalım, üzerine bir şeyler giy, sonra konuşuruz detayları. Seni evine götüreyim.”

“Her şey çok güzel olacak muhtarım, çok heyecanlıyım, çok çok çok…”

"Ah Haşmet, keşke Haşmet..."

Konuşa konuşa uzaklaşıyorlar yavaşça...

Bütün bunları duyduktan sonra ben de şöyle bir silkinip kendi kendime tekrarlıyorum: 

“Kırmızı- İrlanda-Tutku-Kitap-Viski”

“Kırmızı- İrlanda-Tutku-Kitap-Viski”

“Kırmızı- İrlanda-Tutku-Kitap-Viski”

“Kırmızı ……”

Hak ettim bunu, çoktaan hak ettim...

**************************************************************************

NOT 

Kelime oyunu etkinliğini sevgili Deep organize ediyor. Bu haftanın kelimelerini  ise Kırmızı Ruh seçti... Ben de kalemim elverdiğince karaladım bir şeyler.

Umarım  okurken keyif almışsınızdır.

 ***GÖRSEL ALINTI:  https://paperpedia.fandom.com/it/wiki/Archimede_(WOM)

 

 

Devamını Oku

22 Kasım 2016 Salı

Konuk Yazar'dan; Leylak Kokulu Saçların

Bugün sizlerle bir Türkçe öğretmeninin kaleminden yazılmış çok güzel bir öyküyü paylaşmak istiyorum.  www.gonuldendile.com   adındaki blogunda güzel yazılarını paylaşan değerli konuk yazara bloguma renk kattığı için teşekkür ediyor, sizleri bu güzel öyküyle başbaşa bırakıyorum...

Leylak Kokulu Saçların



Leylak kokulu yârim... Sana kalsa o yumuşacık saçlarının kokusu bir kutu şampuanın mucizesi, bana göreyse başlı başına senin kokun çiçekleri kıskandıran.

Ellerim saçlarının arasında gezinirken bak aklıma ne geldi? İkimiz de İstanbul'a gitmek için tren istasyonunda bekliyorduk hani. Şairin dediği gibi galiba ikimiz de en çok İstanbul'a dönüş yolunu seviyorduk bütün yolların. Düşünceli bir şekilde önümden geçerken almıştım saçlarının kokusunu. Baharın bütün çiçeklerini saklamıştın sanki her bir teline saçlarının. İşte o an en çok leylak kokusu dolmuştu içime. Ben seni içime çekerken önünde durduğum vagonun içine giriverdin. O an aklıma biletim geldi, çantamdan alelacele çıkardığım kağıt ile senin biraz önce adımını attığın vagonun sayısı birbirini tutunca bir tebessüm kondu dudaklarıma. Bir elimi yerdeki bavuluma uzatmış, diğer elimle pardösümü düzeltirken peşi sıra girdim ben de trene. Vagonun ön taraflarında seni gördüğümde hemen arka koltuğuna oturmaya karar vermiştim ki bilet numaraları geldi aklıma. Şansımın yaver gitmesi arzusuyla koltuk numarama göz gezdirdiğimde altı sıra kadar arkanda kaldığımı fark ettim. Biraz buruk iliştim koltuğumun ucuna. Trenin hareket etmesine daha vakit vardı, yalnız sayılırdık bulunduğumuz vagonda. Sonra seni izlemeye başladım. Adını göremediğim bir kitabı ellerine almış, ara sıra gözünün önüne düşen o güzelim saçlarını kulağının arkasına atmakla meşguldün. Yüzünün her bir ayrıntısını hafızama kazımaya çalışırken sen okuduğun kitaba dalmış, benden habersiz gibiydin.

Trenin hareket etmesiyle kaç dakikadır seni izlediğimden bihaber kendime geldim. Çok da kalabalık olmayan bir vagonda İstanbul yolculuğumuz başlamıştı sonunda. Yolcu sayısının az olmasını da fırsat bilerek hemen arkanda bulunan koltuk sırasının yüzünü en çok görebileceğim bir yerine geçiverdim. Ben senin yörüngende yolculuğumu sürdürürken senin tek yaptığın, okuduğun kitabın sayfalarını çevirmekten ibaretti. Kitabının pembe kapağının ve az da olsa görebildiğim isminin yardımıyla Aşk'ı okuduğunu fark ettim. Demek sen de Elif Şafak'ı benim gibi seviyordun. 


İşte aradığım fırsat dedim içimden. Yavaşça, ürkütmemeye çalışarak tekrar içime dolan leylak kokunun sarhoşluğunda seni yeni fark etmiş gibi "Aşkı bulmuşsunuz!" dedim. Ağzımdan bu cümle çıkar çıkmaz normalde çok da girişken olmayan kendimin böyle bir cümleyle konuşmaya girme cesaretini nasıl bulduğumu aradan yıllar geçse de bilemiyorum. Biraz şaşırdın önce, sonra tebessüm ederek "Kitaptan bahsediyorsunuz." dedin. İçimdeki bütün heyecana rağmen renk vermemeye çalışarak "Evet, elbette!" diyebildim. Sonra biraz Elif Şafak'ı biraz hayatlarımızı konuştuk. Editörlük yaptığını öğrenmemle neden bilmiyorum "Ben de hikaye yazıyorum." dedim. Büyük ihtimalle seni son görüşümün bu trenle sınırlı kalmasını istememiştim. Evrak çantamdan çıkardığım henüz dumanı üstünde olan iki hikayeyi uzattım sana. Bir süre hiç konuşmadan okudun kağıttakileri. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen dakikaların ardından gözlerini gözlerimle buluşturduğunda biraz şaşkınlık biraz da heyecan vardı yüzündeki ifadede. "Belki yeni tanıştığı bir insana nazik davranmaya çalıştığımı düşüneceksin ama yazdıkların gerçekten güzeller." dedin. Şu anda hayat arkadaşın olarak ne kadar sert bir eleştirmen olduğunu bildiğimden o an için nezaket icabı söylediğini düşündüğüm bu ifadenin aslında gerçek bir beğeni içerdiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Yanımızdan akıp giderken şehirler ne kadar şanslı olduğumu düşünmüştüm o anda. Başka bir şehirde başka bir zamanda alakasız insanlar olma ihtimali varken aynı trende aynı şehre aynı dünyanın insanları olarak gidiyorduk.

Şimdi yatağının yanı başında oturuyorum. Seni sarssam da uyanmayacağını bilerek üstelik. Yanı başında bipleyen, bir sürü sayının kalabalığında monitörler ve ciğerlerinin yapamadığı işi sana mekanik olarak yaptıran solunum cihazının o soğuk sesi... Bir yıllık mücadele, kimi zaman umut kimi zaman acı ve hüzünle dolu tedavi süreci. Artık yoruldum deyişinden sonraki üçüncü gün. Yanındayken hep güçlü kalmaya çalışsam da şu anda beni göremeyeceğini bildiğim için gözyaşlarıma izin veriyorum. İçimde kopan fırtınalar gözlerimdeki yağmur damlalarıyla ruh halimi tamamlıyor adeta. Saçlarını bir süre daha okşayıp yanağına bir öpücük konduruyorum bütün bu düşünceler arasında. Odanın kapısında kanserle mücadelen boyunca bize destek olan doktorun var. Bir saat kadar önce seni artık bu halde görmeye dayanamadığımdan ve gerçekten yorulduğunu bildiğim için imzaladım belgeleri. Yaşlar süzülmeye devam ederken yanaklarımdan doktoruna son kez bakıyorum, dilim kelimelere küs olsa da o anlıyor onay verdiğimi. Makineleri kapatıyor teker teker. Artık nefes almıyorsun, monitörlerden de hiçbir ses gelmiyor. Sen son nefesini verirken yanı başındaki kitaba takılıyor gözüm. İlk kitabım, ilk göz ağrım, ilk editörümün sen olduğu eser. Seni tanımamla yaşadığımı hissettiğim için adını "Nefes" koyduğumuz kitabımız, sen son nefesini verirken de yanı başında duruyor.

Zafer Babal - 19.11.2016


Yazar Hakkında: Satırların arasında kaybolduğu ve sözcüklerin rehberliğinde yolunu bulduğu her anın tadını çıkaran, 30'lu yaşlarında bir eğitimci, www.gonuldendile.com kişisel bloğunda gönlünden gelenleri dile getirme çabasında...


Devamını Oku

13 Mart 2016 Pazar

“Sen insan değil misin?” dedi martı...

Akşamdı. Camlarda çiseleyen yağmur. Pencerede oturmuş, İstanbul’u seyrediyordum. Düşercesine bir martı kondu pencereye. Ak tüylü kanadında bir parça kan. Bana bakıyordu, ürkek gözleri. Şaşırdım, acıdım. Bir an konuştuğumuzu sandım.

Yanlış pencereye kondun, sana yardım edemem” dedim, şaşkın gözlerle yüzüme baktı. “Sana dokunamam çünkü” dedim, yüzüme bakmaya devam etti. “Bir şey söylesene, neden öyle bakıyorsun yüzüme?” dedim. Bu sefer yavaşça araladı gagasını, ne söyleyeceğini gerçekten çok merak ettim. Önce genizini temizledi, sonra sanki yılların tiyatrocusu gibi etkileyici davudi bir sesle: “Hiç değişmeyecek misin?” dedi. Bakakaldım! Bu ses, bu diksiyon! “ Ne o, çok şaşırmış görünüyorsun” dedi. “ Sesin çok etkileyici, evet şaşırdım” dedim. “Bir martının konuşması değil, diksiyonunun güzelliği şaşırttı demek ki seni, gerçekten hiç değişmeyeceksin!” dedi.


Birden yaşadığım olayın farkına varıp ürperdim. Karşımda bir martı vardı, konuşuyordu, üstelik muhteşem bir ses ve diksiyonla! Gerçeküstü bir sahnenin içinde olduğumu fark ettim. İstemsizce elim hemen cep telefonuma gitti. Benim yerimde kim olsa aklına geleceği gibi bu ânı ölümsüzleştirmeyi düşündüm. Konuşan martı videosuyla tıklanma rekorları kırar, internet fenomeni bile olabilirdim. Tam ben bunları düşünürken, “Boşuna uğraşma, kameralar kaydetmez beni“ dedi. “Ne yapacağımı nereden biliyorsun?” diye sordum. “Ben herşeyi bilirim” dedi, büsbütün afalladım. “Şu kanadıma pansuman yapacak mısın, kanarken sohbet etmek hiç de kolay olmuyor” dedi. “Söylemiştim, sana dokunamam” dedim. “Neden?” diye sordu. “Çünkü tüylüsün, ben tüylü yaratıklara dokunamam, lütfen ısrar etme” dedim. “Tamam, işte kendin söylüyorsun, tüylü yaratıklara dokunamazmışsın. Oysa ben farklıyım. Çünkü ben, konuşan tüylü bir yaratığım. Üstelik itiraf ettin, ses tonum ve diksiyonum da şahane!” dedi. “ Bak, kan kaybından ölürsem eğer, bir daha konuşan martı görebilecek misin acaba, belki de bu sana verilmiş özel bir şanstır ve bu şansı geri tepmen belki de felaketine neden olacaktır!” dedi. Yarı tehdit, yarı korkutma, yarı umut içeren bu cümle karşısında ikircikte kaldım. Martının bile ukalası gelip beni buluyordu! “Ya bir rüyanın içindeyim, ya da bir masalın ortasındayım” diye düşündüm. Pencereyi açıp ürkekçe elimi uzattım. “Hadi korkma”dedi cesaret veren güzel sesiyle. Elimle kanadının ucuna dokundum, sonra aniden geri çekildim. “Yapamayacağım galiba” dedim. “Hemen pes etme” dedi, “Hadi dokun, başımı okşa, bak nasıl da hoşuna gidecek” dedi. 


Davudi sesli, müthiş diksiyonlu bir tiyatro sanatçısının başına nasıl dokunabilir ki insan! Biraz çekindim, sonra cesaretimi toplayıp nihayet dediği gibi yaptım. “Bak, korkulacak bir şey yokmuş gördüğün gibi, hadi beni kucağına al ve içeri götür, üşüyorum” dedi.

 Tüylü yaratıklara dokunamama fobisi, konuşan bir martı sayesinde aniden yok olan her insan gibi, O'nu sevgiyle kucağıma aldım ve pencereden içeriye taşıdım, ortadaki sehpanın üzerine bıraktım.

 Gidip içeriden çok kullanmadığım, eski ve küçük bir battaniye getirdim, koltuğun üzerine serdim. Martıyı güzelce örtünün üzerine yerleştirdim. “Vay be, hayvanlara dokunamama fobimin böyle geçeceğini söyleseler inanır mıydım?” diye düşündüm kendi kendime. Kütüphanenin kenarına ne olur ne olmaz diye sıkıştırdığım yara bandını getirdim. “ Önce kanı temizle, ne kadar da beceriksizsin” dedi. Kolonya ve pamuk getirdim. “Öyle evinde oksijen, tentürdiyot, bilumum ecza malzemesi bulunduran tedarikli biri değilim, artık idare edeceksin Martı Bey” dedim azıcık sinirlenerek. Pamuğa kolonya döküp hafifçe yarasını temizledim, neyseki fazla derine inmemişti kesik, üzerine yara bandını yapıştırmaya çalıştım. Tüylerini olabildiğince aralamam gerekti ve aslında bant pek de sağlam durmadı. Görevini başarıyla tamamlamış memur edasıyla “Tamam, dediğini yaptım, zaten yaran fazla derin değilmiş” dedim. “Teşekkür ederim” dedi. 

“Nasıl yaralandın?” diye sordum. “Beni sen yaraladın” dedi. “ Hadii bu da nereden çıktı şimdi?” dedim şaşkınlıkla. ”Evet beni sen yaraladın, incittin” diye tekrar etti. “İşine gelmeyince hatırlamıyorsun tabii ki, hiç değişmeyeceksin” dedi.


Beş dakika öncesine kadar nasıl da normal bir insandım. Sıcak evimde huzurlu huzurlu oturuyordum. Kim inanırdı ki cama yaralı bir martı konsun, konuşmaya başlasın, yarasını sarayım, üstüne üstlük onu yaraladığımı iddia etsin. Nasıl senaryo ama! Üstelik dediğim dedik inatçı bir martı olduğu da belli. Ağız dalaşına girmek istemedim, “Peki, madem seni ben yaraladım, söyle bakalım nasıl oldu bu iş?” dedim. 

“Ben” dedi, “Gül gibi yaşayıp gidiyordum. Yandan çarklı vapurlarla rüzgara karşı yarış eder, bana simit atan aşıklara türlü numaralar yapar, bu şehrin şiirine duygu dolu sözler eklerdim. Biz öyle mutluyduk. Sonra sen geldin, herşey berbat oldu! Önceleri düzelirsin diye bekledim, ama nafile. Dedim ya hiç değişmedin, sanırım değişmeyeceksin de! Beni sen yaraladın!” dedi.“Peki” dedim, “Ne zaman yaraladım seni?” “Son otuz beş yıldır iyice zıvanadan çıktın, beni her gün yaralıyorsun” dedi. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Bir taraftan da kendimden şüphelenmeye başladım. Acaba gerçekten de O'nu yaralamış olabilir miydim? Tamam tüylü yaratıklara dokunamıyordum da, o kadar gaddar mıydım yoksa? “ Yanılıyorsun, o ben değilim” dedim, dinlemezden geldi. O kadar kararlıydı ki, “Anlat bakalım, nasıl oldu bu iş?” diye sordum.

 “ Önce geldin binaları yükselttin, sonra daha da yükselttin ve diktiğin kulelerle övünmeye başladın. Benim özgürce uçtuğum gökyüzüne bariyerler yaptın sen. Sen gelmeden önce neşeyle pike yaptığım uçsuz bucaksız bir gök vardı, ama sen, bencil sen...” Dedi, yutkunarak devam etti: “Senin o övünerek gökyüzüne doğru yükselttiğin binalara çarpa çarpa yaralanıyorum ben her gün, şimdi anladın mı? “ dedi. “İyi de beni niye suçluyorsun, ben inşaatçı mıyım?” dedim. 
“Sen insan değil misin?” diye sordu gür sesiyle. Cevap veremedim, sustum kaldım... Camı açtım, “İstediğin zaman gidebilirsin” dedim, yüzüme baktı, baktı, baktı... Öylece uçup gitti...

Not: Yeşilçam'ın duayenlerinden sevgili hocamız Mehmet Aydın'dan almakta olduğum “Yaratıcı yazarlık ve senaryo “ dersleri kapsamında yazdığım üçüncü ödevdir. Koyu renkle yazdığım ilk paragraf hocamızın anlatımıdır, devamı da benim hayallerim naçizane.. Umarım hocamız da siz de beğenirsiniz... /EvdeYazar

Not2: Fotoğraftaki martı gerçekten de geldi pencereme kondu ve bu yazıya konu mankeni oldu. İnsan bazen ne kadar enteresan anlar yaşıyor...
Devamını Oku