lvivtravel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lvivtravel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2019 Salı

Lviv Gezi Hikayem -12 / Orta Çağ Restoranı ve Kahve Madeni


Brezilya dizileri gibi uzayıp giden Lviv Gezi Hikayem serisinde dördüncü akşamdayız. Tarihlerden 8 Nisan Pazartesi. Kaptanın seyir defteri gibi de oldu bu seri ya, bakalım sonu nereye varacak.
Bu akşam, “The First Lviv Grill Restaurant of Meat and Justice” adlı restoranda yiyeceğiz.  Restoranın özet adı"Et ve Adalet!" Söylemiştim önceden; bu şehirde hemen hemen her kafenin ve restoranın özgün bir konsepti var. Bu gideceğimiz uzun isimli restoran da Orta Çağ temalı bir mekan.

Sekiz gibi evden çıkıyoruz, yaklaşık yirmi dakika yürüdükten sonra restorana geliyoruz. Burası gerçek bir manastır. Avlusuna giriyoruz. Tarihi doku çok etkileyici.

Orta Çağ Temalı Resstoran - Lviv
İçeriye giriyoruz. Kapının sağında devasa bir mangal var, üzerinde etler pişiyor sıra sıra. Yanık et kokusu hissediyorum. Kötü değil bu koku; ama değişik!  Garsonlar kırmızı giysili, bellerinde baltalar asılı. Sanki tarihi bir filmin figüran ordusu gibiler. Masaya oturuyoruz, siparişimizi veriyoruz. 

Filmlerde vurmalı çalgıların sesi aniden yükselir ve sonrasında gerilim sahnesi olur ya, burada da aynısı oluyor. Davulların sesi aniden yükseliyor ve girişte yer alan giyotin hızla inerek eti parçalıyor! Alkış kıyamet müşteriler bu gösteriden çok memnun. Etrafta Orta Çağ’a özgü çeşitli işkence aletleri var. Mesela garson, isteyen misafiri demir bir kafese kapatıp iple bodruma sarkıtıyor! Dozunda rock müzik ambiyansı tamamlıyor.

İyi pişmiş ve oldukça büyük kalın et gerçekten de çok lezzetli. Ama iki sene öncesinin fiyatlarına göre neredeyse iki buçuk kat daha pahalı. Demem o ki, iki sene önceki blog yazılarındaki gibi çok ucuz bir şehir değil artık burası. Okuduğuma göre devlet 2017 yılında Avrupa Birliği uyumu için asgari ücreti iki katına çıkarmış, ve buna paralel olarak da fiyatlar en az iki buçuk kat pahalanmış! Yani eğer içinizde Lviv’e gelmek isteyen varsa, elini çabuk tutsun. Fiyatlar daha da yükselecek gibi görünüyor, benden söylemesi.

Şimdi soruyorum kendime;

Sayın kendim, bu restorandaki Orta Çağ temasından keyif aldın mı? Şehirdeki yediğin en pahalı yemek buydu, sence değdi mi?”

Cevap veriyorum;

Evet et lezzetliydi, bira güzeldi. Ama hesap fişinin balta ile masaya saplanması beni fazla etkilemedi.”

Baltaya saplanan hesap pusulası
Demem o ki; çok turistik ve yapay bence bu şov. Giyotinle et parçalayan garsonun suratında her akşam aynı şeyi yapmaktan bezmiş bir ifade var. Ve insan neden işkence aletlerini görerek et yer ki? Nitekim, enteresan bir tema olmuş. Belki de restoran sahipleri, Orta Çağ'da yaşamadığımız için şükretmemizi istiyordur ne bileyim. Ama şu da var; bu şehre gelenleri oyalamayı çok iyi başarmışlar. Turizm belki de böyle bir şeydir. İstatistik gibi yani. Gerçekleri perdeleyen illüzyonlar, şovlar, şovlar, gösteriler... Evlerin misafir odaları gibi. Arkadaki dağınık odanın kapısı kapalı, ama misafirlerin buyur edildiği oda çiçek misali... Tabi insan gittiği misafirlikte dağınık odayı görmek ister mi, o da ayrı bir mevzu. Sonuç olarak ben, bu Orta Çağ temalı restoranda nefis ve pahalı et yedim. Hepsi bu kadar. Çok övmenin, "Mutlaka gidip fotoğraf çektirin" demenin alemi yok! Sosyal medya tuzakları bunlar.

Çıkıyoruz manastırdan, sessiz sokaklarda tekrar kaybolarak yürüyoruz. Tipik bir pazartesi akşamı. Dün ortalığı şenlendiren kalabalık adeta yok olmuş gibi.



Lviv Coffee Mining Manufacture ( Kahve Madeni)

Hazır ortada kalabalık yokken meşhur Kahve Madeni’ne gitmeye karar veriyoruz. Çünkü dün kalabalıktan girememiştik. Nisan başında buralar böyleyse demek ki yaz sezonunda daha da kalabalık olur. Biz gerçekten de ideal zamanda gelmişiz Liviv’e. 

Kahve Madeni'ne girişte "Zihni Sinir" projesi gibi çarklı dişlerden ve kocaman borulardan öğütülerek dökülen kahveler karşılıyor bizi.  Koku nefis. Etrafta çuval çuval kahve var. Konsept ince ince düşünülmüş.

Kahve Madeni-Lviv
 Hediyelik kahvelerin olduğu bölümden arkaya ilerliyoruz. Dar merdivenlerden aşağıya iniyoruz. Gerçek bir madene iner gibi! Raylar döşeli alçak tavanlı galerilerden geçiyoruz. Sanki her an kahve yüklü bir vagon çıkacakmış gibi hissediyor ve hafiften ürperiyorum.

Lviv- Kahve Madeni
Yerin altında dolaşırken kahve içilen bölmelere de rastlıyoruz. Hayır bu kadarını deneyemem. Burası yerin altı! Merdivenlerden çıkıp üstü camlı kış bahçesine geçerek söylüyoruz kahvelerimizi. Nefis bir orkestradan yükselen canlı rock müzik sesi! Gerçekten çok güzel bir deneyim bu.
Yerin altında kahve keyfi!



Kahveciler
Yine söylüyorum; sanki bu şehir insanları eğlendirmek üzere tasarlanmış bir film platosu gibi…

Yarın son gün, menüde müze gezileri var.






Macera devam ediyor,

To be continued...





Devamını Oku

22 Mayıs 2019 Çarşamba

Lviv Gezi Hikayem -10 / Lviv’de Opera Keyfi

Bugün 7 Nisan, lviv'de 3. gecemiz. Akşam saat 18:00’de operete biletimiz var. Evimizin konumu harika olduğu için on dakikada Opera Binası’nın önüne geliyoruz. Sanki Kadıköy’deyiz de evden çıkıp Süreyya Operası’na gidiyormuşuz gibi. Demek insanın ruhundaki sanata eğilim, kalacağı yere de etki ediyormuş! Ne çıkarım ama, gördüğünüz üzere yine uçuşlardayım.


Lviv Opera Binası
Şehir akın akın Opera’ya geliyor. Yani ılık bir pazar akşamı alternatif pek çok şey yapmak varken, insanlar opera izlemeyi tercih ediyor. Rynok Meydanı cıvıl cıvıl. Sanatla coşuyor içim, ne güzel… 


Opera Binası Önü - Rynok Meydanı

Bizdeki  opera izleyici kitlesi genelde orta ve ileri yaşlılardan oluşuyor. Burada ise gençlerin ve hatta çocuk denebilecek kadar küçük ergenlerin, liselilerin çokluğu dikkatimi çekiyor. Tam da konu buraya gelmişken atalarımızın meşhur sözüne ilave yapmak geliyor içimden: 

“Ağaç yaşken eğilir, opera çocukken sevilir!”





Salon, Avrupa’nın sayılı salonlarındanmış. Gerçekten de binanın dışı kadar içi de mükemmel. Yüksek tavandaki yaldızlar, localardaki minik heykeller, kırmızı koltuklar ve dev sahne çok etkileyici.
 İhtişam tek kelimeyle göz alıcı!


Yerimiz 3. kat yan localardan birinde. Loca 8-10 kişilik. Arkaya doğru üçgen şeklinde daralan  alanda üç sıra sandalye var. Biz ikinci sıradayız. Önümüzde ise liseli ya da daha küçük dört beş çocuk oturuyor. Yan localarda da gençler göze çarpıyor. Şaşırıyorum. Operadaki çocukları “Operada hayalet” görmüş gibi hayretle izliyorum. Locaların hemen hemen hepsi dolu. Derken ışıklar kararıyor.

İlk kez 1905 yılında Viyana’da sergilenmiş “The Merry Widow/ Şen Dul” opereti. "Operetlerin Kraliçesi" diye de adlandırılıyor kendisi. Konusunu önceden okuduğumuz için üç perdeli Ukraynaca temsilde sıkılmıyoruz. Valsler, polkalar ve hatta Paris’in Moulin Rouge’unda doğan “Cancan” dansları ile gayet eğlenceli bir operet bu. Hani var ya  kırmızı eteklerini açıp kapayarak dans eden neşeli kızlar. İşte o dans Cancan!

Önümüzdeki çocuklar pür dikkat izliyor sanıyorum; ama  baktığımda görüyorum ki locanın kenarına kollarını dayayıp çoktan uykuya dalmışlar bile. Bu duruma gülümsüyorum.  Ne yalan söyleyeyim, aksi olsaydı çok kıskanacaktım. Uyusalar bile ayakları alışsın yeter diye düşünüyorum. Birinci perde bitiyor.

 Gün içinde sokakta dinlenirken  İstanbul’dan gelen bir çiftle ayaküstü tanışmıştım. Opera hakkında şöyle bir ipucu vermişlerdi:

Aklınızda bulunsun; birinci perdede ön sıralardaki boş yerleri gözünüze kestirin. İkinci perdede yerinizi değiştirebilirsiniz! Biz öyle yaptık!”  Sanat kotasından ruhuma sevimli gelen canım hemşehrilerimin bu önemli tavsiyesinden cesaret alıyor ve ilk arada iki kat aşağıya iniyoruz. 
Ana salon geniş ve ferah.


Orkestra çukurunun tam arkasındaki birinci sırada en kenarda iki koltuk boş. Bu koltuklar 1000 Grivna, yani 200 TL! Demek ki pahalı olduğu için kimse satın almamış. Biraz çekinerek de olsa güzelce oturuyoruz yeni yerlerimize. Yaşlı bir adam geliyor yanımıza sonra. Bütün nezaketiyle Ukraynaca bir şeyler söylüyor, anlamasak da hiç bozuntuya vermiyoruz

“Arkada rahat göremediğim için öne gelmek istedim. Umarım sizce sakıncası yoktur, sizi rahatsız etmiyorum ya!” dediğini varsayarak gülümsüyoruz adama. Sanat böyle bir şey işte; nezaket ve gülümseme  olmadan tanımlanamaz bir durum. Ve farklı dillerde konuşulsa da anlaşmayı sağlayan bir sihri var. 

İkinci ve üçüncü  perdedeki dansları ve şarkıları yakından izlerken konuya iyice adapte oluyoruz. Müzik, ışıltılar, pırıltılar ve güzel oyuncular ile  nefis bir sanat deneyimi yaşıyoruz. Üstelik kişi başı sadece 20 TL!

Saat dokuza doğru temsil bitiyor. Açız;  Mc Donalds’a giriyoruz.  Fiyatlar İstanbul ayarında. İnternet ise jetgiller familyasından! Zaten bu şehirde tramvay dahil her yerde internet bu familyadan!
Doyduktan sonra çıkıyoruz dışarıya,  Rynok Meydanı’nın enerjisi içimize coşku ile işliyor. 

Hayat gerçekten de güzel; 

Macera devam ediyor,

To be continued…


Devamını Oku

16 Mayıs 2019 Perşembe

Lviv Gezi Hikayem -9 / Lviv’de 2. Gün / Market ve Kahvaltı

Bugün 07.04.2019 Pazar.  Lviv'de ikinci günümüz. Açıkçası sabah sabah tatlı yemek içimizden gelmiyor. Biraz da üşengeçlik var.  Alternatif düşünmek lazım. Dışarıya çıkmadan, evde yayıla yayıla kahvaltı etmenin bir yolu olmalı. Gelirken sıcak suda çözülen iki tane çorba atmıştım çantama. Bir de küçük ponçikler vardı. Havaalanında atıştırmak için mahallemizin pastahanesinden almıştım ya, işte onların bir kısmı duruyor. Üstelik hala tazeler. İçleri boş, tuzlu; pufidik pufidik hem de. Menü gözümde canlanıyor, tam da istediğim şey bu!  Suyu kaynatıyorum. Mavi ışıkları yanıyor cam ısıtıcının. Mis gibi ezo gelin çorba ve ponçiklerle yaptığım kahvaltı çok iyi geliyor mideme.


Lviv Sokakları
Bence insanın genetik kodlarında var damak tadı. Nereye gitse oranın yemeğine hemencecik adapte olanlara şaşırıyorum ben zaten. Onlar normal insan değil. "Gezgin" kategorisinde, genetik ve coğrafik hikayelerinden arınmış, çoktan "dünya vatandaşı" olmuşlar. Bense "dünya vatandaşı"  falan değilim. Hatta yeme içme konusunda kendimi "Muhafazakar Türk" olarak tanımlasam hiç de abartmış olmam! Bu konuda yeniliklere açık olmadığımı iyi biliyorum. Mesela bilmediğim yemeklere uzak dururum. Kokusunu ve tipini sevmediğim yiyeceğin kıyısından bile geçemem! Sarımsaklı yoğurtla mantı yiyen, zeytini martinide süs olarak değil, ekmeğe katık eden; kahvaltıda siyah çaydan vazgeçmeyen bildiğiniz Türklerdenim. Tadına bakmak için yaptım işte buranın kahvaltısını bir kere. Yeter bu kadar! Her gün olmaz, sıkılırım, aç kalırım, mutsuz olurum sonra!  Çantama evdeyken attığım (iyi ki de öyle yapmışım) sallama Rize çayını keyifle yudumlarken bunları düşünüyor ve gülüyorum bu hallerime. 

Evde konaklamak ne güzel şey! Otelde kalsak tatlı kahvaltılara mecbur olacaktık. Başka ülkelere gitme fırsatım olursa eğer, (İnşallah, amin) kesinlikle yine evde kalırım diye geçiyor aklımdan. En azından damak tadıma göre kahvaltı yaparım. 


Lviv Sokakları

 Öğlene doğru çıkıyoruz evden. Akşama opera var. O yüzden fazla yorulmamaya ve merkezden uzaklaşmamaya karar veriyoruz. Zaten insan bu şehrin sokaklarında gezmekten hiç bıkmıyor ki! Aynı sokaklardan geçsem dahi her seferinde ayrı bir detay yakalıyorum, bol bol fotoğraf çekiyorum.

Türk kahvaltısı yapmak isteyenler için tavsiye edilen bir cafe olduğunu okumuştum. Ama bu cafeye gitmek de pek içimden gelmiyor ne yalan söyleyeyim! Kimbilir hangi çakma ürünü sunacaklar diye düşünüyorum, cesaret edemiyorum. En iyisi alışveriş merkezine gidip kalan günler için kahvaltılık almak!

AVM deyince bizdeki gibi şehir dışında kalmış devasa saçma sapan bir yer getirmeyin aklınıza. Beyoğlu’ndaki taş binalar gibi tarihi bir yer Roksolana. Hem de şehir merkezinde. Yanına yaklaşmadan AVM olduğu kesinlikle anlaşılmıyor. Önünde  ne kocaman kocaman tabela kirliliği var, ne de reklam! İçeriye girince ise gayet şık mağazalarla karşılaşıyoruz. Girişteki asansörle bir kat aşağıya inince Carrefour gibi büyük bir market var. Ben normalde AVM gezmeyi hiç sevmem. Alışverişimi mahalledeki küçük dükkanlardan yaparım. Ama burası başka! iyi ki  gelmişiz Roksolana'ya! Çünkü Lviv yerlilerinin yeme-içme alışkanlıklarına tanık olmak için bu alışveriş merkezi biçilmiş kaftan!


Roksolana AVM
Sebze meyve reyonları oldukça küçük. Bizdeki gibi rengarenk ürün yok. Bir köşede zavallı küçük domatesler, içi geçmiş mandalinalar, bizdekinden farklı patates çeşitleri, lahana ve bir iki tane karnabahar görüyorum. Salatalıkların yüzeyleri sivilceli gibi pütür pütür. Muz, pomelo gibi ithal meyveler ilginç bir şekilde bizdekinden ucuz. Mesela muzun kilosu altı liraydı. Dolma biberler sarı, kırmızı ve çok kalın. Asla dolma yapılmaz bunlardan! Ancak garnitür olurlar. Demek burada yaşasam, hayatımdan dolmayı çıkarmak zorunda kalacağım! Hmm, düşündürücü... Biber, patlıcan falan görmüyorum. Ispanak da yok sanırım.  Dedim ya taze sebze meyve reyonları zayıf. Belki de açık semt pazarında durum daha farklı olabilir, görmek lazım.  Pişmiş tavuk, dondurulmuş deniz ürünleri, balık, et, hazır meze ve yemek bölümleri ise oldukça zengin. Ben mide hassasiyeti olan mızmız biri olarak bu reyonlara pek ilgi göstermiyorum.

Çeri domates, biraz peynir, elma, portakal, sivilceli salatalık, muz ve güzel bir ekmek alıyoruz. “Bir de zeytin olsaydı keşke” diye düşünürken rafların alt kısımlarında salamura yeşil ve siyah zeytin görüyorum. Belli ki çok tercih edilmeyen ürünler bunlar, kıyıda köşede kalmışlar. Ama ben, bulduğuma çok seviniyorum. Siyah zeytinin çekirdeği çıkarılmış ve gayet gergin görünüyor. Gerçi sonradan fark edeceğim üzere zeytinin hiç yağı ve tadı yok, ama olsun. Bir de üzerinde "ayı" resmi olan küçük bir bal alıyoruz. Bizim bal kavanozlarında "arı" resmi olur, bunlarınkinde "ayı" var! Eve gelip tadına bakınca anlıyorum "ayı" ile "arı"nın farkını. Emek veren arı bal gibi; mideye indiren ayının ise ne tadı var ne lezzeti! 

Şampuan, peçete, bira derken bildiğimiz ev alışverişi yapıyoruz. Çok hoşuma gidiyor bu durum. Kendimi sanki bu şehrin bir parçasıymışım gibi hissediyorum. Tatile yeni bir boyut katmanın verdiği mutluluk yayılıyor içime. 
Lviv Sokakları

Markette kasa haricinde hiç görevli yok. Sebze bölümlerinin  üzerinde bir kod var, kendin tartıp kendin yapıştırıyorsun barkodu poşetin üzerine. Kiril alfabesi bana mısın demiyor. Sistemi hemen anlıyor, sivilceli salatalıklarımızı bile kolayca tartıyoruz. 

Fiyatlar üç aşağı beş yukarı İstanbul ile aynı.  Kasada poşete para veriyoruz. Ama gayet kalın ve dayanıklı bunların poşeti. Bizdekiler gibi uyduruk değil. 

Eve dönüyoruz. Çay demliyoruz. Güzel bir kahvaltı yapıyoruz, biraz dinleniyoruz. Artık operaya gidebiliriz. 

Macera devam ediyor,

To be continued…



Devamını Oku

4 Mayıs 2019 Cumartesi

Lviv Gezi Hikayem -8 / Avlular, Sokaklar ve Opera Bileti


Bugün şehirde ilk günümüz. Öğlene doğru dışarıya çıkıyoruz. Hava biraz bulutlu, ama soğuk değil. Kahvaltı için bilinen bir kafeye gidiyoruz. Kahve ve vişneli krep alıyorum. Aslında tam krep de değil bu. İncecik çıtır hamurun içine meyve jöleli, reçel gibi nefis bir dolgu malzemesi koymuşlar. Sebzeli tuzlu dolgu malzemeleri de var, farklı tatlılar da var. İçeriğini tam bilemediğim tuzlulara hiç bakmıyorum. Kafe sakin, yan salona geçiyoruz.

Rende ampul
Küçük ama çok sevimli bir yer burası. Bildiğimiz mutfak rendesinin içine ampul koyup duvar aydınlatması yapmışlar. Sarkıt merdanelerle süsledikleri tavan avizeleri de çok yaratıcı! Renkler, müzikler gerçekten nefis bir ambiyans yaratıyor. Kahvelerimizi yudumlayıp kreplerimizle tıka basa doyuyoruz.

oklava avize
Yeri gelmişken söyleyeyim; Lviv'de gittiğimiz kafelerin hepsi birbirinden güzel. Hiçbirinin dekorasyonu diğerine benzemiyor. Ön plana çıkan estetik değerler gerçekten de insanın ruhunu okşuyor. Örtüler, tablolar, çikolata kokuları, kahve buğuları, şaraplar ve likörler...

Henüz İstanbul’dayken yer ayırttığımız “The Merry Widow / Şen Dul” operetinin biletlerini almamız lazım bugün. Sanki hayatımız boyunca bu şehirde yaşıyormuş gibi bu işi de kolaylıkla hallediyoruz. Opera Binası’nın içinde değil de yan sokağındaki 37 No’lu gişede satılıyor biletler. Yerimiz ikinci kat yan localarda. Bilet fiyatı 100 Grivna; sadece 20 TL. Sanata erişebilmek güzel şey doğrusu! En öndeki yerlerin fiyatı 1000 Grivna’ya yani 200 TL’ye kadar çıkıyor. Sonradan anlatacağım gerçi ama, ikinci ve üçüncü perdeyi en önden izliyoruz biletlerimizle. Turist olmak belki de şanslı olmayı gerektiriyordur.


Lviv’deki operaya İstanbul’dan nasıl rezervasyon yaptırdım?
Lviv'in muhteşem Opera Binası 
Kharkov’a gittiğimizde opera biletini aynı gün gişeden almıştık. Ama Lviv’de aynı gün yer bulmak pek de kolay değil. Önceden ayarlamak lazım. İnternetten oluyor bu iş ama
rezervasyon yaptırmak için de Ukrayna telefon numarası gerekiyor. Çünkü telefona karekod gönderiliyor. Peki bu sorunu nasıl çözdük? İnsan isteyince ve azmedince çözemeyeceği problem yok gerçekten de. Zira aradığımızda gördük ki, internette geçici Ukrayna tel numarası veren, bu tel numarası sayesinde karekod alabileceğimiz siteler var! Üstelik de hiç bir ücret almıyorlar!

Bilet işi de tamam olduğuna göre sokaklarda dolaşmaya başlıyoruz. Daha önce de söylediğim gibi her yer tarihi binalarla bezenmiş bir film platosu gibi. insan gezmeye doyamıyor.
Lviv Sokakları
Özellikle binaların avluları çok ilgimizi çekiyor. Binaların aralarında bizdeki apartman boşluklarına benzeyen alanlar var. Bu avlulara sokaklardan girilebiliyor. Kimilerinde camdan cama asılmış çamaşırlar, kimilerinde heykeller, kimilerinde sadece sessizlik ve belki bir tane kedi… Avlulara giriyoruz, avlulardan çıkıyoruz. Turistik yazılara konu olmayan bu isimsz mekanların bazıları park gibi, bazıları müze gibi. Çoğunlukla bir bakışta hikayelerini döküveriyorlar eteklerinden. Sadece görmek lazım, sadece görmek... 

Günlerden cumartesi ya bugün; etraf kalabalık. Hava güneşli, sokaklar aydınlık. Sanki titiz bir anne gelmiş de bütün sokakları sabun köpükleriyle yıkamış paklamış gibi. Arnavut kaldırımlı yolların her bir taşı ayrı parlıyor. Yürüdükçe yürüyesi geliyor insanın. Küçük dökme demirden çöp kutularının hiç birinin ağzından bir şey taşmıyor. Bir sağa bir sola bakarken zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum bile. Yorgunluk da yok üstelik. Sanki büyük bir tatil köyünde dolanır gibi keyifliyim.

Lviv'de bir reklam çekimi
Aslında insanların giysilerine pek dikkat etmem. Ama burada birden fark ediyorum; genç yaşlı herkes ne kadar özgün ve şık! Bizde soğuk günlerde nasıldır giysiler? Genelde siyah, gri gibi koyu renklerde içi elyaflı kabanlar giymez miyiz? Polyester kumaştan parlak, su geçirmez montlar giymez miyiz? Burada insanlar kendilerini koyu renklere ve sentetiklere hapsetmemişler. Morlar, maviler, bordolar uçuşuyor sokaklarda. Ve insanlar sentetik olmayan, parlak olmayan ve birbirine benzemeyen paltolar ve ceketler içinde gerçekten de şık görünüyorlar gözüme. İbrahim'in lafı geliyor aklıma: “Herkes ne kadar da  bakıyor kendine!”

Şehir merkezindeki hiç bir sokaktan araba geçmiyor. Hiçbir tabela gözü yormuyor. Bütün sokak adları,taş binaların köşelerine  hem Kiril hem de Latin alfabesiyle, hep aynı kahverengi tonda ve hep aynı estetik harflerle yazılmış. Sadece bir tabela görüntüsüyle bile içimi kaplayan huzura ben de şaşırıyorum.

Sanki bütün şehir bir sanatçı elinden çıkmış gibi. Abartmıyorum; çünkü yaya geçitleri bile estetik detaylar düşünülerek tasarlanmış. Nasıl mı? Anlatayım efendim anlatayım.
Lviv Kaldırımları



Arnavut kaldırımları nasıldır? Bütün taşlar siyahtır, ya da koyu gridir değil mi?  Ve taşların hepsi aynı yöne bakar. Oysa bu şehirde taşları ya kızıl kahverengi kullanarak, ya da normalin tersi yönünde döşeyerek yaya geçidi sorununu basit ve estetik biçimde çözmüşler. Hoş bu yaya geçitleri olmasa da olur! Çünkü araba trafiği olan caddelerde zaten yayayı gören bütün sürücüler, sorgusuz sualsiz ve kornasız duruyorlar.

Sokaklarda o kadar insan var, ama kaldığım süre içinde cep telefonuyla bağıra çağıra konuşan birini gerçekten de görmüyorum. Şehirde genel olarak gürültüsüzlük hakim; sadece şarkı sesleri ve coşku çarpıyor gözüme.

İtalyan Pizzacı


Akşam İtalyan pizzacısına gidiyoruz. Ortam kalabalık, fiyatlar oldukça makul. Yemekten sonra soluğu tabii ki yine vişnecide alıyoruz. İnsan bu şehirde hep sokakta olmak istiyor. Evcimen ben bile sokaklarda olmaktan çok ama çok mutluyum.

Macera devam ediyor,

To be continued...






Devamını Oku

25 Nisan 2019 Perşembe

Lviv Gezi Hikayem -6 / Şehirde İlk Akşam Yemeği

Saat neredeyse akşam 10’a geliyor. Açız. Kharkov’daki şubesini çok beğendiğimiz Churrasco Grill and Beer’a gidiyoruz. Zaten Lviv’e gidip de bu restoranda güzel bir akşam yemeği yememek olmaz. Yani anlayacağınız bu seçim bir turist ritüeli. Kapalı kavanozda, yanında iki tane kuru balıkla servis edilen yerel bira da bu ritüelin baş tacı.
Churrasco- Lviv'deki Arjantin tarzı et restoranı

Bizde yemek öncesinde gelen sıcak pufidik pide ve tereyağı yerine, adamların da bira yanında servis ettikleri kuru balıkları var. Yemezsek yemeyelim ama yerele saygı duyalım düşüncesindeyiz. Bu kuru balıkları daha sonra marketlerde de gördüğümü belirteyim.  Ama ben tipini beğenmiyorum ve tadına da bakmıyorum bu atıştırmalığın, üzgünüm.


Saat hayli geç olmasına rağmen restoran boş değil. Küçük bir masaya oturuyoruz. Siparişimizi veriyoruz. Şirin garson, iyi pişmiş et için 42 dakika bekleyeceğimizi söylüyor. Ne kadar aç olsam da bence sakıncası yok; standartların insanıyım ne de olsa!
İbrahim'in yediği tavuk.

Yan masada bir çift var, Türkçe konuşuyorlar. Belli etmemeye çabalasak da Türk olduğumuzu anlayınca başlıyorlar soru yağmuruna. Onlar masadan masaya soru sordukça ben utanıyorum; çevreye karşı saygısızlık bu! Cevap vermesen de olmaz! Yapacak bir şey yok;  “Bu akşamın hikayesi de böyle olsun!” diyerek, yan masaya geçiyoruz mecburen. Tipimiz rehbere falan mı benziyor acaba… Ama turist olmak relaks olmayı gerektirdiği için çok da rahatsız değiliz bu durumdan.

Neyse başlıyorlar konuşmaya. Adana’dan gelmişler. Adam inşaatçı. Aileden zengin aslında. Son dönemin yükselen değeri inşaatın cazibesine kapılarak limon bahçelerini satmış  ve bu işe girmiş. Sektör sallanmaya başlayınca da ne yapacağını şaşırmış. Ödemeler aksamış, yaptığı evleri düşündüğü fiyatın yarısına bile satamaz olmuş, projeler yarım kalmış falan filan…

“İnsan doğru dürüst gülemiyor bizim memlekette” diyor. 

Mesela arabasında giderken telefonu çaldığında müzik dinliyorsa eğer, önce müziği kapatıp sonra telefonu açıyormuş. Çünkü karşı tarafın “Ooo, bakıyorum da her şey yolunda; neşen iyi, gülüp oynuyorsun, şarkı dinliyorsun!” demesinden korkuyormuş! Her iki taraf için de ne kadar acıklı bir durum! O anda aklıma Edip Cansever’in en sevdiğim dizelerinden biri geliyor:

“Gülemiyorsan ya, gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir!”

Tabii ki aklıma gelen dizeyi içime saklıyorum; zira yemek arkadaşlarımızın şiirden anlayacaklarına hiç ihtimal vermiyorum.

Adamın adı İbrahim. İyi birine benziyor. Sınavı kazandığı halde şimdi hatırlamadığım baba mesleğini devam ettirmek için üniversiteye gitmemiş. Son yıllarda zenginliğine zenginlik katmak hayaliyle inşaata yatırım yapan girişimcilerden. Kendi burada ama aklı kim bilir nerede? Sürekli konuşma ihtiyacı hissetmesinden belli! Lviv’e de kimseye söylemeden iki günlüğüne kaçıp gelmişler; güya kafa dinlemeye. Ama bence o kafa pek de boşalacak gibi değil. Belli ki adam çok takılmış işlere güçlere, ne yapsa ne etse de konsantre olamıyor tatile.

Adını anımsamadığım karısının ise dünya umurunda değil gibi. Takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş. İçtiği bir bardak bira ile de çakır keyif olmuş zaten. Kocasından fırsat bulursa hemen araya girip anlatıyor:

 “Biz Venedikteyken…”  diye konuşmaya devam ettiğinde ben ise hayal kurmaya başlıyorum. Sevmem böyle kadınları. Kardeşi Odessa’da okuyormuş, oraya gitmişler ama hiç beğenmemişler. Güya bir akşam kardeşi bunları gece kulübüne götürmüş. Kadın işletmeciler bunları içeriye almamış. “Bence bizi kıskandılar” diyor. Ardından da ekliyor: “Halbuki onların yanında ben neyim ki!” İbrahim hemen giriyor araya:

“Öyle deme hayatım, sen çok güzelsin…”

Kadın, duymak istediği cümlenin İbrahim’in ağzından dökülmesiyle bir özgüven tazelenmesi yaşıyor ve kapının dışına sigara içmeye çıkıyor.

İbrahim daha doğal. Tam Anadolu tipi; rahat, mülayim. Karısı dışarıya çıktıktan sonra lafın arasında bütün doğallıyla şöyle diyor:

“Fakat genci yaşlısı buranın kadınları kendilerine ne kadar  da iyi bakıyor!”

Lviv gezim boyunca İbrahim’in tüm saflığıyla ağzından çıkan bu cümle aklıma geliyor ve hep gülümsüyorum.

Sahi, bu kadınlar kendilerine ne kadar da iyi bakıyor… 

Macera devam ediyor,

To be continued…
Devamını Oku

23 Nisan 2019 Salı

Lviv Gezi Hikayem -5 / Lviv'deki Evimiz

Lviv’in kalbi Rynok Meydanı’nda atıyor, bizim ev de bu meydanın tam dibinde. Taksim gibi burası; ama hayalini kurduğumuz, anılarımızda yer alan, betona bulanmamış, ruhunu koruyan Taksim gibi. Sanki Beyoğlu İstanbul’un turizm ve eğlence merkezi olmuş da Tarlabaşı’ndaki eski binaların hepsi restore edilmiş gibi.  Ve bu binalar turistleri ağırlıyormuş gibi... 
Lviv'de ilk sabah- güneş doğarken 

Pencereden pazar günü- Lviv
Tarihi bir binaya geliyoruz Yuri ile birlikte. Bina eski, ana kapısında dijital bir şifre var. Belli ki Sovyet Dönemi'nden kalma bir alışkanlık bu. Aklıma Kharkov'daki mekanik şifreli binalar geliyor.

Kapıdan girince inşaat pisliği her yer. Yerdeki nefis seramikler toz altında güzelliklerini saklamış. Dönen merdivenlerden çıkınca ilk katta yer alıyor ev. Dairenin kapısı eski. İçeriye giriyoruz, ve girdiğimiz anda sanki sırtımdan onlarca kilo yük kalkıyor. Ev gerçekten de çok sevimli; adımımı atar atmaz ısınıyorum buraya.

Evde nefis bir fotoğraf sergisi - Lviv
Dış kapıdan girince beyaza boyalı ikinci bir kapı daha çıkıyor karşımıza. Girişte solda tuvalet banyo var, gayet modern ve temiz. Hemen sağ tarafta yer alan boy aynasında kendime bakıyorum, mutlu bir ben var orada. Aynanın tam karşısında dekorasyonla uyumlu ahşap bir çerçevede güzel klasik bir tablo yer alıyor. Ve önümüzde genişçe bir mutfak uzanıyor. Koridor ve mutfağın yerleri eskitilmiş parke ile kaplı. Salonda ise eskiden kalmış çapraz geçmeli klasik ahşap parkeler değiştirilmemiş.


Lviv evimizin mutfağı
Mutfak tezgahı gayet temiz ve düzenli. Bardaklar, çatallar; iyi marka büyük bir buzdolabı, güzel elektronik bir ocak, mikrodalga fırın ve güzel bir çamaşır makinesi var.

Sol tarafta masa, arkasında bir raf. Rafın içinde Lviv’i anlatan objeler, süs eşyaları, toprak fincanlar. Onun yanında da kombi. Buradaki evlerin genelinde olduğu gibi dört metreye yakın tavan. Kapıdan bakınca göze çarpan upuzun bir pencere, camları ve pencereleri ise yenilenmiş, soğuk geçirmeyen cinsten.

Pencerenin geniş pervazı ve Lviv biraları





Pencerenin önünde bana çocukluğumu anımsatan masa gibi geniş bir pervaz bulunuyor. Çünkü duvarlar kalın. Zamanda yolculuk yapıyorum bir anlığına. Çocukluğuma doğru... İki katlı taş evin alt katındaki mutfaktayım sanki. O mutfaktaki pencereye, o pencerenin önüne, o pencerenin önünde ders çalıştığım zamanlara gidiyorum. Laz müteahhitlerin malzemeden çalmadığı zamanlara, insan hayatının paradan daha değerli olduğu zamanlara…



Yan tarafta kocaman bir oda var. Geniş, çok ferah, aynı yüksek camlardan bu odada da var. Duvarlar boylu boyunca sepya fotoğraflarla süslenmiş. Her biri sanatçı elinden çıkma belli ki. Nefti yeşil renkte kadife koltuklar, ceviz mobilyalar ve köşede tavana kadar uzanan dışı seramik kaplı soba... Demek ki bu yüksek tavanlı evler eskiden böyle ısınıyormuş. Kombiye geçseler de bu tarihi parçayı odada bırakmışlar. Şehirdeki müzeleri gördükten sonra bu sobayı neden atmadıklarını daha iyi anlıyorum. 

Retro soba- Lviv
Pencerelerde perde yok, çünkü odanın manzarası heybetli bir müze ile katedralin açıldığı geniş avluya bakıyor.

Lviv evimiz
Neredeyse Yuri’ye teşekkür etmek istiyorum. İyi ki öbür ev olmamış. Ying Yang işte. Her iyilikte bir kötülük, her kötülükte bir iyilik var.

Sonuçta tatlı ev sahibesi Natalie’ye parayı veriyoruz ve anahtarı alıyoruz. Hatta evden geçen pozitif enerjiyle Yuriye “Kusura bakma, biraz fazla gerildim!” bile diyorum. Turist olmak pozitif olmayı gerektiriyor demek ki...


Macera devam ediyor,


To be continued...




Devamını Oku