YAŞADIKLARIM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAŞADIKLARIM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2017 Pazartesi

Bugün Evde Yazar 4 yaşına basıyor, mutluyum...

Anneler çocuklarının ilk diş, ilk hece, ilk kelime, ilk gülücük gibi güzel gelişmelerinin kutlamalarını yapıyor ya, biz blog yazarları da biraz öyleyiz. Blogumun 100. yorumu, blogumun altıncı ayı, blogumun birinci yaşı, blogumun bininci gösterimi gibi çeşitli bahanelerle kutlama ortamları yaratıyoruz. Her ne kadar anneler gibi abartmasak da, (yok canım, ne haddimize. Anneler abartmaz elbette, kızmayın kızmayın. Sadece biraz fazla özen gösterirler, severiz kendilerini) evet anneler kadar abartmasak da, bizden olan parçamızla, blogumuzla övünmekten kendimizi alamıyoruz. O'nu (çocuğu, blogu) yere göre sığdıramıyoruz. Birisi O'nun hakkında kötü bir laf etse, kötü bir yorum gelse, hayata küsüyoruz, canımız acıyor...
Şimdi diyeceksiniz ki aynı şey mi... Belki birebir değil, ama benzer yanları çok. Yani emek vermek, yani uykusuz kalmak, yani çok sevmek, yani kıyamamak... Ne bileyim, belki de bir şeyde kendi yansımasını görme duygusudur bunun adı... 

Bilemiyorum; bildiğim tek şey var; o da bugün Evde Yazar'ın 4. senesini bitiriyor oluşu... Canım benim ya, ne şeker bir ufaklık kendisi...

Biz blog yazarları biraz da duygusalız galiba. İnsan emek verdiği, çok sevdiği şeyler söz konusu olduğunda böyle oluyor işte. Misal; 4 sene önce bugün bloga ilk yazımı yayınladım diye niye böyle uzun bir girizgâh yapıyorum ki ben. Ne yani, internet ortamında milyonlarca blog var, hatta blogu olmayanı neredeyse dövüyorlar artık!  Nedir bu kutlamalar falan. Dersiniz belki... Demeyin, ne olur demeyin... Zira yüreğimden bir parça var bu sayfalarda. 

İnsan; yüreğinden bir parçayı herkese açık etme cesaretini gösteriyorsa, bunu neden yapsın ki durduk yere...



Siz şimdi diyeceksiniz ki yine duygusala bağladı Evde Yazar. Belki biraz haklı olabilirsiniz de. Hem ne çıkar  duygusala bağlasam...  Düşünüyorum da, canımın en çok acıdığı bir dönemde ortaya çıkmıştı bu blog. Mesleğimden soğumuştum, iş hayatındaki insanlardan soğumuştum, samimiyetlere inancım kalmamıştı... Derken bir mucize oldu ve Evde Yazar doğdu. Nasıl bir süreçti, inanın detaylarını ben de hatırlamıyorum, bir anda oldu bitti sanki. Şunu biliyorum sadece; Evde Yazar doğmadan önce bırakın blog yazarlığı yapmayı, blog nedir onu bile bilmiyordum; hiç blog takip etmişliğim de yoktu. İnsan, yaparken, yaşaya yaşaya öğreniyor bazen...

Sonra güzel şeyler oldu, ben daha çok yazmaya başladım. Daha çok yazdıkça, daha çok cesaretlendim. Sonra kurslara gitmeye başladım; tiyatro yazarlığı, senaryo yazarlığı... Sonra yazmak yaşam biçimim oldu. Evde Yazar var ya, hakkını nasıl öderim, kendisi benim hep kahrımı çekti, hala beni yüreklendirmeye devam ediyor... İkimiz arasında, sır gibi, ama öyle...
Hep söylerim ya, hayat gerçekten mucizelerle dolu... Bundan çok değil beş-altı yıl önce bana deselerdi ki ; “Almanya'da kurulan bir e-ticaret firması seni bulacak, onlara Türkçe yazı yazıp karşılığını Euro olarak alacaksın. Blog diye bir şey sayesinde insanlar sana iş teklifleri yapacaklar!” Gülerdim... Ve deselerdi ki, “dünyanın dört bir yanında yüzünü hiç görmediğin, ama aynı dili konuştuğun binlerce arkadaşın olacak, birbirinizin takipçisi olacaksınız”; elbette inanmazdım.



Yani demem o ki, sağolasın Evde Yazar... Bana kazandırdığın güzellikler için... Nice yaşların olsun, hep benimle kal, hep bana yakın...

Ve sizler;  Evde Yazar'ı sevenler, sevgili blog dostları... Sizler de hep var olun, buralarda olun, yüreğime yakın...



Devamını Oku

10 Mart 2016 Perşembe

Devrim yapmak gerek!

Hava güneşli olunca insana daha çok enerji geliyor. Ben de günde en az bir kere dışarıya çıkıyorum çalışmaya ara verip. Biraz önce de çıktım. Sokakta yürürken belediyenin temizlik görevlisine rastladım. “Kolay gelsin” dedim her zamanki gibi. Çünkü tanımasam da içimden gelirse  eğer, insanlara selam vermeyi, kolay gelsin demeyi, olmadı gülümsemeyi önemserim. Okuduğum bir gezi yazısında bir blogger arkadaşın, “Fransa'da sokakta gezerken insanların birbirlerine gülümsediğini görmek çok hoşuma gitti, sabah otelde birbirine “bonjour” demeyeni dövüyorlardı, medeniyet böyle bir şey. “ şeklindeki anlatımını okurken kendimi düşünmüş ve benzer yaklaşımlarımı takdir etmiştim. Hatta geçenlerde İzmir'de sokakta yürürken bana gülümseyen insanlar olmuş ve İzmir'i neden sevdiğimi bir kez daha anlamıştım.



Evet dolmuşa bindiğimde sabahsa “günaydın” derim, inerken teşekkür etmeyi ihmal etmem. Bir simitçi vardı mesela, her sabah karşılaşırdık bir ara kendisiyle. Bir kez simit almıştım, sonraki görüşümde “sen uğurlu geldin, o gün ne simit sattım ama!“ demişti de nasıl mutlu olmuştum. Sonrasında işe giderken hemen hemen her gün karşılaştık, bazen karşı kaldırımdan “Hayırlı günler, hayırlı işler” dedi, ben de aynı dileği ona ilettim. Bazen de “Hadi gel siftah yapalım” deyip  sabahın ilk simidini aldım başının üzerinde taşıdığı tepsiden ve yolda giderken gördüğüm insanlara o simiti paylaştırarak işe gittim. Bunlar küçük ama beni çok mutlu eden şeyler. Öyle unutulmaz anlar var ki sokakta, en umutsuz dönemlerde bile insana “bu ülkede hâlâ güzel insanlar var” dedirtiyor ve mutlu ediyor.

Aslına bakarsanız tanıdık insanlarla uzun uzun konuşmaların sonunda ya bir kırgınlık oluyor, ya bir yanlış anlama oluyor, ya da bir soğukluk bir şey giriyor araya, sonra kafaya takıp üzülüyor insan, ya da ne bileyim tartışıyor gereksiz yere. Oysa böyle özele girmeden, bazen adını bile bilmeden yabancı insanlarla ne güzel sohbetler edilebiliyor. Ben öyleyim, küçük ânların insanıyım. İstanbul'a ilk geldiğimde hiç unutmam evinde misafir kaldığım arkadaş, söylediğim “İstanbul ne güzel, insanlar ne kadar iyi” cümlesini garipsemiş ve bir kara mizah örneği olarak yıllarca diline dolamıştı, hâlâ da ne zaman karşılaşsak aynı espriyi yapar. Aslında galiba insan nasıl enerji yayıyorsa aynısını görüyor.



Evet ne diyordum, birkaç saat önce hazır hava da güneşliyken sokağa çıktım. Yolda giderken temizlik görevlisine her zamanki gibi “kolay gelsin” dedim, o da gülümseyerek teşekkür etti. Süpürdüğü şeyler çoğunlukla sigara izmaritiydi. “Yere sigara izmariti atanları dövesim geliyor” dedim, “dövmekle olsa” dedi, “sokağa çöp atmayan Avrupalılar insansa biz neyiz, biz insansak onlar ne” dedim. “Avrupayı tersten işlerine geldiği gibi görüyor bizimkiler” dedi. “Peki ne yapmalı, bir çözümü olmalı mutlaka” dedim. Cevap verdi: “Çözümü var” dedi, merak ettim, yanıtladı:

Devrim yapmak gerek!”

Doğru söylüyorsunuz” dedim ve gülümseyerek uzaklaştım, afallamıştım bu yanıtı duyunca...

Ben daha ne söyleyeyim! Yüreğine sağlık be emekçi dostum; günümü güzelleştirdiğin için, içimi umut doldurduğun için...


Devamını Oku

24 Ocak 2016 Pazar

Evdeyazar 3 yaşını bitirdi, tebrikleri alalım...

Tam 3 yıl önce bugündü. Bloga ürkek ürkek ilk yazımı yazmış, hayallerim var demiştim. Belki birgün çok okuyucum olursa, tartışırız hayallerin gerçekleştiğini diye de eklemiştim. Dile kolay 3 yıl boyunca yazmaya devam ettim; geldiniz, okudunuz, yorumlar yazdınız. Ne güzel oldu. Nereden nereye... Blogosferin eskileri arasına girecek Evdeyazar neredeyse..
Bakın ilk yazım burada...

Sayılardan bahsetmeyeceğim hiç; kaç yazı yazmışım, kaç yorum almışım, kaç kişi takip etmiş, ne olmuş ne bitmiş... Sayıları severim evet, zaman zaman kullanırım da, ama bu sefer onların pek hükmü yok. Çünkü Evdeyazar'la ben, benle Evdeyazar ayrılmaz bir bütünüz artık. O benim bir yarım, ruhum; zaman zaman içimi döktüğüm, zaman zaman okuduklarımı, gördüklerimi paylaştığım, zaman zaman da tanıtım yazıları ve reklamlarla bana maddi katkıda bulunan çok özel bir alan. Emek veriyorum, sabah kalktığımda ilk iş olarak açıp bakıyorum nasıl yorumlar gelmiş diye. Bir yazıyı tamamlamak için bazen günlerce uğraştığım oluyor. İyi ki var! Ama siz olmasanız, yani okuyan, yorum yapan, destek olan siz “takipçiler” de demeyeyim, “blog dostlarım” olmasa, Evdeyazar ne yapabilir tek başına? Yazar yazar kendisi okur, öyle de olmaz ki! Eğer burası canlı kalıyorsa, sevilen ve sıcak bir ortamsa, yazılar kadar siz sevgili blog ziyaretçilerinin de katkısı yadsınamaz.



Üç yıl içinde neler kazandırdı Evdeyazar bana? Herşeyden önce yazma konusunda cesaretimi artırdı, güzel insanlarla tanıştırdı beni, her gelen olumlu yorumla daha da iyi hissettirdi. Arada olumsuz, kavgacı, ısrarcı yorumlar da geldi evet az da olsa, üzüldük Evdeyazar'la ikimiz böyle durumlarda. Evdeyazar'ı kendimden ayrı tutup üçüncü tekil şahıs olarak bahsediyorum kendisinden farkındaysanız. Çünkü öyle hissediyorum; her ne kadar yazarı bensem de, O benden bağımsız kendi kendine ayakta duruyor artık. O'nu sevenler var, takip edenler var, O'na değer verenler, O'na iş teklif edenler var. O çalışıyor, üretiyor, var oluyor, Google beni değil O'nu seviyor. Siz sevgili blog dostlarım beni değil O'nu seviyorsunuz.


Teşekkür ederim Evdeyazar, iyi ki varsın; nice nice yıllar boyu birlikte olalım, roman yazalım... Ve siz buraya gelen, okuyan, yorumlar yazan sevgili blog dostlarım, sizler de iyi ki varsınız. Size de çok teşekkür ediyorum, sevgilerimle...


Devamını Oku

22 Ocak 2016 Cuma

İzmir mi İstanbul mu?

Geçen hafta İzmir'e gittim, oldukça maceralı gidişimin detaylarını son yazımı okuyanlar biliyor. İzmir benim için hep özeldir, hep Türkiye'nin Avrupası derim İzmir için ama, bu sefer cidden iliklerime kadar hissettim bu durumu. Neden derseniz, İstanbul gittikçe Avrupa kenti olmaktan uzaklaştığı için olabilir mi acaba? Vaktiniz varsa madde madde anlatayım düşündüklerimi

1- İstanbul'un kalabalığı gülümseme sınırını aştı! Darısı elbette İzmir'e değil!
Eskiden olsa, İstanbul çok kalabalık diyenlere gülüp geçerdim. “İnsan alışıyor kalabalığa, sakinlik ne kadar banal!” şeklinde mesnetsiz savunmalarım bile olurdu. Yok bu sefer öyle demeyeceğim. *Bir gazete Tüik araştırmasını yayınlamış. Buna göre İstanbul, Türkiye'nin toplam nüfusunun %18,5'unu barındırıyormuş. Yapılan çalışma sonucu çıkan rakamlar cidden ürkütücü. Her gün yaklaşık 801 kişi İstanbul nüfusuna ekleniyormuş! İyi de her gün 801 kişilik ilave oksijen mi veriliyor bu şehre, her gün 801 kişilik ilave iş olanağı mı açılıyor, her gün 801 kişilik ilave yeşil alan mı ekleniyor? Her gün 801 kişiye yeter mi bilmem ama bu şehirde en çok yapılan şey beton beton evler! Her yer inşaat sahası mübarek. Üçüncü köprüyle övünüyorlar ya, pardon o köprü kaç tane 801 kişiye yarayacak?

**İstanbul'un nüfusu 2015'de yaklaşık 14.561.865 kişiymiş, İzmir'inse 4.154.203. “İyi de yüzölçümüne de bak!” diyeceksiniz biliyorum ben sizi. Ona da bakarız efendim, mühendis kafası var ne de olsa, merak etmeyin analiz yapmak bizim işimiz... (Off bu kötü söylemin esprisi bile nasıl da itici, şöyle mi demeliydim yoksa “Analiz yapmayı sizden öğrenecek değiliz!” Tabii ki öyle bir şey demem, diyemem, çok ayıp!) Konuya dönelim, dersimiz coğrafyaydı. Denizi doldurup yüzölçümünü büyütmüşler ve sonuç İstanbul için 5461 km², İzmir içinse 12.007 km².
Doğrusunu isterseniz yazıdan koptum, saatlerdir Google'da yüzölçümler arasında geziyorum. Yüzölçüm büyüklüğü açısından  81 il içinde İzmir 22. sırada, İstanbul ise 64. sırada yer alıyormuş!

İzmir'i sevmemek ne mümkün!
Küçücük bir kutuya sıkıştırılan, üst üste atılmış karıncalar gibiymişiz İstanbul'da, sayılar öyle gösteriyor. Yani kaba hesapla nüfusu yüzeye bölersek, 14.561.865/5461 = 2666 ve 4.154.203/12007= 345. Sonuç sürpriz değil, metrekareye İstanbul'da 2.66 kişi düşerken; İzmir'de ise 0.3 kişi düşüyor. Ben sayıları sevdiğim için böyle basit bir hesap yaptım. Ama buna da gerek yok, yaşananlar ortada! 
Kalabalıktan uçağı neredeyse kaçırıyor olduğumu yazmıştım biliyorsunuz.. İzmir'e indim, havaalanı bomboş, etrafta koşturan insan yok, birbirine çarpanlar yok. Hal böyle olunca hizmet kalitesi de yükseliyor doğal olarak. İstanbul'da bir görevliye soru sormaya kalksanız, aristokrat bir aileden gelmiyorsa, -ki genelde gelmiyor!-  asık suratla geçiştirir, çoğunlukla sizi duymazdan gelir; bezmiştir zaten. Metrekareye 3 kişi düşüyor kolay mı, hangi birine cevap versin! Hiç bu açıdan düşünmemiştim kalabalığın etkisini, yazarken aklıma geliyor. Avrupa'da nüfus az deniyor ya hep (bu konuyu araştıramadım kusuruma bakmayın), kimbilir hizmet kalitesi ne kadar artıyordur! Bize ne onlardan, yaşlı onların nüfusu! Yurdumda her aile üç çocuk, üç de yetmez beş çocuk yapmaya devam etsin, yaşayıp gidiyoruz işte kardeş kardeş demek isterdim ama, ne yaşamak kaldı, ne de kardeşlik!

Aslında mesele sadece kalabalık da değil! Direkt iyi planlama, iyi yönetim ve yaşayanların kent kültürünü özümseme meselesi. Şehir planlaması iyi yapılsa, inşaatlar yapılırken yeşil alanların kişi başına oranı korunsa, her semtte kocaman parklar olsa, demir ağlarla örülmüş olsa kentin herbir yeri (dünyanın ikinci metrosu İstanbul'daymış diye övünüyoruz, keşke 141 yıl önce Karaköy ile Beyoğlu arasında Fransız bir mühendisin yaptığı dünyanın ikinci metrosunu bugüne dek geliştirebilseymişiz!) Olmamış işte ne diyelim! O kadar yönetim gelmiş gitmiş, kimsenin aklına şu şehre metro yapalım demek gelmemiş. Nüfusun bu kadar artacağını mı düşünemediler, “ne gerek var canım!” mı dediler, “hele sonra yaparız, acelesi ne?” mi dediler biz bilemeyiz tabii ki. Ama şu var ki modern bir kentte yaşamak benim, sizin, herkesin en doğal hakkı ve bunun için modern beyinler gerekiyor.
İzmir'de metroya hem sabah, hem de iş çıkış saatinde bindim, insanlar üst üste değillerdi, çoğunluk oturabiliyordu. İnsanlar üstüme üstüme gelmeyince derinden ve huzurla “oh be!” diyebildim.
2- İzmir'in insanı hâlâ nazik! İstanbul'da hoyratlık moda!
Taksiye bindim, “buyurun hanımefendi” dediler, “kısa mesafe olabilir gideceğim yer, şehrin yerlisi değilim” dediğimde “sorun değil” diyerek 5 liralık mesafeye güleryüzle bıraktılar. İstanbul'da olsa nasıl da söylenir taksiciler! Sokakta hiç tanımadığım bir kadınla göz göze geldiğimde gülümsedik birbirimize modern insanlar olarak. Metroda olması gerektiği gibi yaşlılara ve engellilere yer veriliyordu. İstanbul'da değil yer vermek, çoğunluk uyuma numarası yapar, yürürken omuz atar, yüksek sesle konuşup başkalarını rahatsız eder. Metroda telefonla konuşan en az 4 kişi gördüm, hepsi de kısık sesle konuşuyordu. Ben alışkın değilim buna, İstanbul'da yüksek ses kanıksanmış çünkü.  Hem metroda, hem de dolmuşta kitap okuyanlar çoğunluktaydı, ne kadar önemli bir ayrıntı! İnanır mısınız Bornova-Karşıyaka dolmuşuna bindim iki kez, ikisinde de şoför kısık sesle dinliyordu müziğini, arabesk değildi zaten, bildiğiniz türküydü, hem de güzel olanlardan. Bir de bizim Pendik-Kadıköy dolmuşlarını düşünün, içiniz dışınıza çıkar, arabeskten boğulacak gibi olursunuz! İzmir'de korna sesi duymadım desem yeridir, çünkü telaş yok, hayat yavaş akıyor. Dolayısıyla yeşil yanar yanmaz öndekini taciz etmek için kornaya basmıyor insanlar. İşte buna nezaket deniyor, İstanbul'un bazı semtlerinde geçerli olan, gerisinde ise nazik olmanın neredeyse suç işlemekle eşdeğer sayılayacağı bir yüce kavram!
İşte modern metro!
3- İzmir'in sokakları geniş, ferah; her evin önünde ağaç var!
Tabii ben Bostanlı - Girne Caddesi - Aksoy'daydım hep. Çünkü seviyorum oraları. Caddeler geniş, kaldırımlar alçak; karşıdan karşıya geçmek için iğrenç üst geçitlerden geçmek zorunda değilsiniz. Adım başı turunç, limon ve adını bilmediğim ağaçlar var. İstanbul'da öyle mi? Anadolu yakasında, Kadıköyümde bir nebze olsa ağaç var yine de, ya karşısı? Yüksek binaların plansızca dikildiği bir çöle döndürdüler canım İstanbul'u! İnşaat en kolay rant şekli çünkü, dik binayı kap parayı, bul karayı sat dünyayı! O eskinin nakış nakış işlenen yalılarını, ahşap binalarını, taş evlerini acımasızca yıkıp pis ve çirkin ucubik yapılarla doldurmuşlar ve doldurmaya devam ediyorlar. Avrupalılar salak çünkü, bu kadar rant varken hâlâ Ortaçağ'dan kalan yapıları koruyorlar! Alemin en akıllıları bizleriz, çevre bakanımız beton dökme makinesinin sesine aşık olduğunu söylüyordu unuttunuz mu... Neyse sinirlenmeyeyim devam edeyim.

4- Karşıyakalı estetiğe önem veriyor!
Çöp kutularını suni çim malzemesi ile kaplamışlar, ne kadar temiz ve ne kadar hoş göründü gözüme. İki gün boyunca sürekli dolaştım; ne yerlerde sigara izmariti gördüm, ne ağzına kadar dolmuş ve yanlara taşmış çöp kutuları gördüm, ne de kıyıda köşede atık gördüm. Herşey olması gereken gibiydi, gerçekten kendimi bambaşka bir ülkede gibi hissettim. Zaten Kadıköyümden çıkamayışım da bundandır. Kadıköy biraz İzmir'dir çünkü gözümde.

İşte çöp kutusu, işte estetik!

5- Adım başı lokanta, restoran yok!
Bence bu güzel bir şey, insan dışarıya çıkınca sadece yemek yemez. Parka gider, sahile iner, çay içer, yürüyüş yapar. İstanbul'da öyle mi ya, her yer yemekçi, her yer pis pis kokuyor!

Tabii ki boyoz yemeden dönmedim:)
6-Kültür-sanat meselesi
İşte İzmir'in sınıfta kaldığı tek nokta bu. Bizim Kadıköyde hele son dönemlerde neredeyse adım başı bir tiyatro sahnesi var, Kadıköy Belediyemiz çoğu bedava olan şahane etkinlikler düzenliyor, yetişemediklerim olsa da, en azından kültür sanata doyacağımı biliyorum İstanbul'da. İzmir'de sanmıyorum böyle olsun. Yanlış biliyorsam lütfen İzmirli dostlar yorumlarını belirtsin...

7-Hayat İstanbul'dan daha ucuz İzmir'de!
1000 lira kira vererek oturacağınız 3+1 ev için İstanbul'da merkezden ve denizden uzaklaşmanız gerekir, ama İzmir'de öyle mi? 1000 lira kira vererek Karşıyaka'da, güzel bir evde oturabilirsiniz. Başka şeylerin fiyatı nedir bilmiyorum, ama ev kirası iyi bir kriter bence karşılaştırma yapmak için...

Uzun bir yazı oldu farkındayım ama, dediğim gibi bu sefer İzmir'i başka türlü sevdim ben. Keşke yurdumun her ili İzmir gibi olsa, olabilse! Ama gönlünde yatan aslan nedir diye sorsanız, kalbim Ege'de kalsa da galiba ille de Kadıköy derim... En azından şimdi böyle, ilerisini kim bilebilir...
Sevgiyle ve sağlıcakla kalın, gidiyorum bugünlük...


KAYNAKLAR:
*http://www.gazetevatan.com/istanbul-un-nufusu-ayda-24-bin-kisi-artiyor-815424-yasam/
**http://www.nufusu.com/il/istanbul-nufusu
***http://www.gazetevatan.com/istanbul-un-yuzolcumu-buyudu-711476-yasam/
****https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0zmir
*****http://www.mynak.com/forum/illerin-yuzolcumleri-illerin-buyuklukleri-ne-kadar


Devamını Oku

19 Ocak 2016 Salı

İstanbul'dan İzmir'e uçma maceram!

Sabah 7:45'de uçak kalkacaktı. Alarmı beşe kurdum, buna hiç gerek yoktu aslında. Zira beynim alarm gibidir; ben kurarım 06.00'ya, uyanırım 05.58'de! Bilinçaltım değişik mi işliyor, yoksa çok mu abartıyorum sorumluluklarımı bilemiyorum. Bir randevuya geç kaldığım pek görülmemiştir. Tahmin edeceğiniz üzere bugüne kadar hiç bir uçağı ve otobüsü de kaçırmışlığım yoktur. Ama o sabah neredeyse kaçırıyordum. Neden mi, çünkü İstanbul'da yaşıyorum!

Sabah beşte kalktım, hemen hazırlanıp on beş dakikada Havataş durağına gittim. 05.45 servisine bindim. Trafik yok, etraf bomboş, hafif yağmur yağıyor ama yol şahane! 06.30'da havaalanındaydım. Ne diyor yetkililer, “iç hatlar için bir saat önce havaalanında olun! ” Tam zamanında oradaydım işte. Herşey normal seyrinde ilerliyordu. Maceram tam da bu noktada başladı; zira içeriye adımımı atar atmaz öylece kalakaldım. Abartmıyorum, o saatte mahşeri bir kalabalıkla karşılaştım.  İnsanlar stresliydi, uzun bir kuyruk oluşmuştu giriş kontrolünde. Ne olduğunu anlamadım önce, nasılsa vaktim çoktu. Sakin sakin kapıdan girdim, check in yaptırmak için Pegasus sırasına girmeye kalktığımda ise iyice afalladım. Kuyruk almış başını gidiyordu! Karşılıklı iki kontuarı var Pegasus'un, sıraya sığmayan bizleri karşı kontuara aldılar. Fazla telaşlı da değildim aslında, nasılsa vaktim vardı ya! Karşı kontuara gittiğimde gördüm ki, orada da durum farklı değil! Bir görevli “bagajı olmayanlar check in işlemlerini sarı makinelerden yapsın!” diye anons edince, yük taşımaktan hoşlanmayışıma bir kez daha memnun olarak sarı makinelere yöneldim. Sırt çantam vardı sadece, bir de büyükçe omuz çantam. Sırt çantam da olmasa iyiydi gerçi ama, İzmir'de bir gece kalacağım için ona mecburdum. Şemsiye, pijama, yedek gömlek, çorap ve çamaşır... İnsan sırt çantasında başka ne taşır ki! Bazıları bütün hayatını taşıyor gerçi, ben onlardan değilim; sırtımda yükler olsun istemiyorum!



Sarı makinelere uçuş bilgimi girmek için telefonumda Pegasus'dan gelen e-postayı buldum. Çok güzel bir program hazırlamışlar, adını soyadını rezervasyon kodunu yazıyorsun, hoop uçuş kartın çıkıyor saniyeler içinde. Teknolojinin nimetlerine teşekkür ederek, nasılsa vaktim var diye yavaş adımlarla kapılardan önceki ikinci kontrol noktasına doğru yürümeye başladım. İçimden de “bir dahaki sefere mutlaka online check in yaptırmalıyım” diye geçiriyordum. Teknoloji bize kolaylıklar sundukça iyice tembelleşiyoruz. İki dakikalık “check in” işlemini evde yapsaydım ne iyi olurdu oysa, çay içmeye vaktim kalırdı diye düşündüm. Ne kadar iyi niyetliymişim, çay içeceğimi hayal ediyormuşum!
Niye böyle anlatıyorum ki? “Check in” değil “giriş işlemleri” demeli aslında. Hiç yakışıyor mu bana böyle İngilizce sözcüklerle konuşmak! Global dünyanın sonuçları hep bunlar! Beynimizi ele geçiriyorlar günbegün! 

Etrafıma bakınarak yürürken, beyaz giysili insanların çokluğunu gördüm. "Demek ki havaalanı yoğunluğu umre nedeniyleymiş" dedim. Neyse canım, ne olacaktı ki, nasılsa uçuş kartımı da almıştım!

 Defalarca geçtiği köşeyi dönünce, nasıl bir şeyle karşılaşacağından emin olamayan insanların yaşadığı yerdir İstanbul!

Bunu nasıl unutabilirim? Kapılardan önce ikinci kontrol noktası vardır ya hani Sabiha Gökçen'de; tek kişilik labirent gibi döne döne geçilen yoldan sonra arama yapılır ve uçağın kalktığı kapılara gidersiniz. Ben şimdiye kadar hiç o noktada kuyruk olduğunu görmemiştim. O dönen yere gelmek için tam 3 sıra kuyruk vardı o sabah! Ama nasıl üç sıra! Yüzlerce insan bekliyordu tespih boncukları gibi! Saat 6.45'di ve uçağa 7.15'de binmem gerekiyordu. Yarım saatte kontrol noktasına gelmem gerçekten imkansızdı! Çünkü sıra ilerlemiyor, dakikalar içinde kuyruk uzadıkça uzuyordu. İnsan çaresiz durumlarda kural tanımazmış, temel içgüdüleri devreye girermiş. Bunu yaşayarak doğrulamış oldum. Gözüm döndü resmen, yanyana üç sıra halinde uzanan kuyruğun aralarında bir yerde aniden 5 erkeğin olduğu bir noktada durdum ve dedim ki onlara:

Hayatımda hiç böyle bir şey yapmadım, üniversitedeyken yemek kuyruğunda kaynak bile yapmadım, çok utanıyorum ama araya girebilir miyim?”

İçlerinden biri “bizim için fark etmez, arkadakilere sormak lazım” dedi. Arkada yüzlerce insan! Hangi birine sorayım! Baktılar halim kötü, bir diğeri “tamam tamam hadi girin!” dedi. Böylece medeniyetsiz, bencil bir insana yakışan deneyime adımımı atmış oldum. Başkalarının hakkını alarak uçağa yetişmeye çalışan ben, bu yaşanan rezilliğin tam da içindeydim işte...

Öğrenci deyimiyle bana "kaynak yapanlar", anladığım kadarıyla beş arkadaşlardı ve bir başka şehre toplantıya gidiyorlardı, eğlenceli tiplerdi, kendi aralarında şakalaşıyorlardı.  Bir taraftan şakalarına kendi kendime gülümserken, diğer taraftan  strese girmeye başladım. Saat 7 oldu, onbeş dakika sonra uçağa binmem gerekiyordu ve o döne döne geçilen labirentimsi yere gelmiştim nihayet ama, kontrol noktasına ulaşabilmem için önümdeki onlarca insanın işinin bitmesi gerekiyordu. Yan tarafta bir  adam, ilk uçağını kaçırmış, ikincisini de kaçıracağını söylüyordu ve bana “sizin uçağınız kesin kaçar!” dedi. 

“Evrene negatif enerjiler göndermeyin, kaçmayacak benim uçağım!” dedim O'na. Meğer uçaklar tam zamanında kalkıyormuş, kimseyi beklemiyorlarmış.

Ben dahil hiçbirimiz o sıkışıklığı protesto etmedik. Bizi büyülemişler, bizi inandırmışlar, İstanbul'da yaşamanın böyle bir şey olduğunu bilinçaltımıza işlemişlerdi. Beğenmezsek kapı oradaydı! İstanbul demek trafik demekti, İstanbul demek sorunlar demekti, İstanbul'da yaşamak demek, hoyratça davranışlara alışmak demekti. Kelle koltukta var olmaya çalışan, kendi derdine düşmüş, bir yerlere yetişmeye çalışan telaşlı insanlar bütünüydük.

Derken bir mucize oldu, hiç tanımadığım bir adam o daracık labirent yolda kollarını iki yana açarak bana yol verdi ve seslendi diğerlerine :

Yol verin, uçağı kaçmak üzere olanlara yol verin!”

İnanamadım, gerçekten inanamadım, işte İstanbul'un sürprizlerinden biriyle karşı karşıyaydım, İlle de hep kötü şeyler olacak değildi ya! Bu sayede, bu adını bilmediğim iyilik meleği sayesinde, 7.05 gibi kapılardan önceki kontrol noktasına gelebildim. 


Yerlerde galoşlar... Sıranın neden ilerlemediği ayan beyan ortadaydı. Çünkü ayakkabı kontrolü vardı. Kış günü herkesin ayağında bağcıklı botlar, uzun çizmeler, haliyle sıra ilerlemiyordu! Peki niye böyleydi? Çünkü bir gün önce, yani 12 Ocak 2016 günü Sultanahmet'te bir canlı bomba patlamıştı! 

Bu şehirde insanlar gülsün istemiyorlardı! İnsanlar korku içinde yaşasın, kimse kimseye güvenmesin istiyorlardı! İnsanlar sokağa çıkmasın, seyahat etmesin, şehre turist gelmesin, medeniyet  uzak bir ütopya olsun! Burası bir Avrupa şehri değil, ortadoğunun karanlık dehlizlerinden olsun istiyorlardı!

 Bu olayın üzerine bir de lodos gelmiş, dünkü iptal olan yüzlerce sefer bugüne sarkmıştı! Amma gün bulmuştum ben de seyahat etmek için! Ama olsun pes etmeyecek, moralimi bozmayacak, evrene negatif enerjiler göndermeyecektim. Öyle de yaptım, artık o saatte 
“Amaca ulaşmak için her araç yasal ve ahlakidir!” diyen Makyavelizm'in yılmaz bir neferiydim! Merak etmeyin; ruhumu şeytana satmadım, sadece kısa süreliğine anlaşma yaptık...  Çünkü İstanbul'da yaşayınca bazen böyle anlaşmalar yapmak gerekiyor, çünkü kuralsızların şehri burası. Çünkü kibar olmaya kalktığınızda üstünüzden birileri sizi ezip geçiyor. Tabii hep böyle değil, her yerinde böyle değil. Mesela Kadıköyümde böyle değil, ama İstanbul'un genelinde böyle! Burası, gittikçe medeniyetten uzaklaşan garip bir yer, ama umudum var. Düzelecek elbette, birbirlerine şapka çıkararak selam veren 40'lı yılların insanları elbette bir şekilde geri gelecek!

Ayakkabımı çıkartmamak için uygun bir bahane bularak kontrol noktasından geçtiğimde, uçağa binmeme sadece 5 dakika vardı. Allahtan yakın bir kapıya gitmem gerekiyordu. Kan ter içinde kapıya gittim, tam 7.15'di saat. Yani biniş saatim gelmişti. Bindim, yerim ortadaydı, olsun dedim, yetiştim ya! Bir fotoğraf çektim bulutların arasından!



İndiğimde, kontrol sırasında bana "kaynak" yapan, teşekkürü borç bildiğim 5 arkadaşın üçünü önümde konuşurken gördüm. Demek onlarla aynı uçaktaymışız. Kulak misafiri oldum:

Abicim o son kontroldeki labirent sırada soldan dönmeyeceklerdi, bak kaçırdılar işte!”

Kendi kendime gülümsedim, sola dönünce kaçan uçak, sağa dönünce yakalanabiliyordu, demek kader böyle bir şeydi.  Maceralı bir yolculuktan sonra İzmir'e kavuşmuştum sonunda. Bu gelişimde İzmir ile İstanbul arasındaki medeniyet farkını o kadar iliklerime kadar hissettim ki! Bu yazıya sığmayacak kadar çok gözlemim oldu İzmir hakkında. Kendimi başka bir ülkedeymiş gibi hissettirdi bana İzmir. Ve dedim ki :

İstanbul'da bize layık görülen bu hoyrat muameleyi gerçekten de hak etmiyoruz! İstanbul gibi güzel bir şehir nasıl da acınası hallerde!”

Bir sonraki yazımda İzmir'de yaşadıklarımı anlatacağım. Sevgi dolu ve medeni bir dünya dileğiyle bugünlük benden bu kadar.

Kar yağsın lacivert düşlerimize...






Devamını Oku