insanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2023 Çarşamba

Tatilimden izler -2- Faşize Yenge ile Sokak Röportajı Keyfisi Ayağıma Geldi!

Kendisini ilk fark etmem sesini yükseltmesiyle oldu. Nasıl tarif etsem size; hani o üst perdeden konuşan, buyurgan, çok bilmiş kadın sesi vardır ya! Yumuşak değil, insanın içini okşayan hiç değil, gıcık olunacak bir ses. O sesi duysan kaçasın gelecek cinsten. Uzanmış şezlonga, kocasına buyuruyor, ya da böğürüyor da desek olur bence:

“Bir kola getirmiyorsun, hiçbir şey yaptığın yok!”

Kocası belli ki önceden gıcık olmuş; hatta yılların gıcık olmuşluğuyla söyleniyor, bir taraftan da kaçmaya çalışıyor:

“Hiç kusura bakma! Bar şurada git kolanı al, dondurma dersen ilerde! Benim hareket alanım sadece yüz metre ötesi! Gerisine hiiç karışmam. Tatile gelmişim dokunma bana! “

Kalkıyor adam, gözlüğünü ve şapkasını takıyor, uzaklaşıyor. Yanlarında bir kız bir de erkek iki genç çocukları var. Onlar da kendi aralarında gergin gergin konuşuyorlar. Hani kavga etmeseler bile birbirlerine sürekli laf sokan aileler var ya, bunlar onlardan. Karısı kocasıyla, ablası kardeşiyle sürekli didişmede. Tatile gelmişsiniz, rahatlasanıza! Dünyanın en güzel manzarasının dibine atsanız bu aileyi; huzura ermek bir yana yine de kavga edecek bir şey bulurlar. Göstermelik bir iki girerler havuza, göstermelik aile fotosu çekip atarlar sülale WhatsApp gruplarına, gerisi bu şekildedir! Neden mi böyle söylüyorum; bu hikâyeyi başka türlü tamamlamak içimden gelmiyor da ondan.

Efendime söyleyeyim, kocası kalkıp gittikten sonra, çocukları da dağılınca bizim Faşize Yenge yalnız kalıyor. Adını nereden biliyorsun demeyin; ben taktım, zaten başka bir şey olamaz bu kadının adı! İyi de madem ad taktın, bir de niye “yenge” diyorsun diyecek olursanız ona da cevabım var. “Yenge” diyerek iyice dışlıyorum kendisini hikâyeden ve hatta dünyanın tüm samimiyetinden. Çünkü bana göre “yenge” ve “enişte” sıfatları kadar dışlayıcı başka bir alt metin olamaz.  Bana göre bu sıfatlar, "aileden değilsin, sonradan geldin, orada kal!” demektir. Misal, ablanın eşini sevdiysen abi dersin, sevmediysen enişte diyerek araya mesafe koyarsın. Neyse, konuyu fazla dağıttırmayın bana böyle sorular sorarak. İnce ince inceler, kelimelerin suyunu sıkana kadar didiklerim bilirsiniz.

Nerde kalmıştık; evet, akşam herkesin havuzdan çıkma vakti gelmiş. Resort ahalisi odalarına dağılacak, giyinecek paklanacak akşam için hazırlanacak. Şezlonglarda üç beş kişi kalmış. Ben de tam boş havuzun keyfini çıkaracakken bu Faşize Yenge yanıma gelmez mi?

“Türk, Douçe? “diye soruyor, “Türk” diyorum. “Ben yarı Alman, yarı Türk” diyor ve başlıyor anlatmaya. Efendim 6 ay Kütahya’da, 6 ay Almanya’da yaşıyormuş. Euro olmuş 30 TL, Almanya’da kazandığını 30 misli eziyor tatillerde bizim Faşize Yenge, ama söylemiyor orasını! Anlatıyor da anlatıyor. Normalde konuşmam böyle tiplerle. Tatillerde sosyalleştiğim de nadirdir aslında. Neden bilmiyorum, kadınının dominantlığından belki de mecburi bir diyalog gelişiyor aramızda.

Kadın tam bir misyoner gibi, lafı evirip çevirip “müridi” olduğu partiye ve icraatlarına getiriyor. Klasik propaganda başlıkları sıralamış kafasında belli ki! Kütahya’da arkadaşı işçi arıyormuş, bulamıyormuş ile başlıyor. “E mahalle aralarına üniversite açılırsa ara eleman tabii ki bulunmaz, meslek liselerini yok ettiler” deyince ben, kadın bir an boş bulunup dediğime onay verecekmiş gibi oluyor, ama son anda misyonerliği aklına geliyor ve başka yerden giriyor bu sefer propagandaya. Millet iş beğenmiyormuş. Almanya’ya gelsinmişler de görsünlermiş ne zormuş hayat. Bizimkiler yan gelip yatarak para kazanmak istiyorlarmış, Almanya’da disiplin varmış disiplin! Kendisi de yaşlı bakmış orada yıllarca, kolay mıymış, değilmiş…”

“Peki Almanya’da kiralar ne kadar?” diyorum.1100 Euro’ya kiralık ev bulunurmuş. “Asgari ücret ne kadar?” diye soruyorum, eveleyip geveleyerek “1800 Euro gibi” diyor.  “Bak ne güzel işte, asgari ücretli insan ev kiralayabilir, bizde bu mümkün değil” diyorum. Faşize yenge durur mu, hemen çeviriyor lafı. Efendim Kütahya’da evi varmış 600 TL’ye kiraya veriyormuş, ne kadar ucuzmuş. Tamamen palavra atıyor, yersen!

“Suriyeliler doldu ülkemize“ dediğimde sesi bir perde daha yükseliyor:

 “Bennn” diyor kitlelere hitap eden Hitler edasıyla;

 “Suriyelilere assla karşı değilim, çünkü bennn de Almanya’da Suriyeliyim!” diyor. “Gelsinler tabii diyor” “Bre Geri zekalı!” demek istiyorum o an ve devam etmek istiyorum. Tabii ki susmayı tercih ediyorum sonra. Böyle bir kadına laf yetiştirmemin mümkün olmadığının gayet de farkındayım.

“Her yer çok pahalandı, bak Türkiye’de!” falan demeye çalıştığımda buna da cevabı hazır Faşize Yengenin, hem de nasıl bir hikayeyle…

 “Efendim zamanında cehapenin çok bankası varmış, bu bankalar batınca borçlarını devlet ödediği için enflasyon yükseliyormuş.”  Ağzım açık kalıyor, hikâyeye bak!  “Böyle bir şey yok” dememe kalmadan ellerini beline koyuyor, “Nerden biliyorsun” diyor… Bakıyorum propaganda ve çirkeflik seviyesi bir üst seviyeye doğru gidiyor. “Ben tatile geldim, bunları konuşmak istemiyorum, üstelik yüksek sesle konuşup etrafı rahatsız ediyorsunuz!” diyorum. Anında yüzünde gülücükler beliriyor ve hemen sevimli görünmeye çalışıyor.  Akşam yemekte karşılaşmamak için dualar ederek uzaklaşıyorum kibarca. Faşizan misyoner yenganım ertesi gün beni havuz başında gördüğünde sanki hiç kendisini kibarca susturmamışım gibi gülümseyerek halimi hatırımı sorduğunda anlıyorum ki bir de “yüzsüz” sıfatını yakıştırmak lazım bu tiplere.

Neyse ki tatilimin sondan önceki günü tanışma gafletinde bulunmuştum kendisiyle. Yani sevgili dostlar, sokak röportajlarında onlarcasını gördüğüm, Alamancı Yuro ezen yenganım da tatilimde bir figüran oluyor böylece. Allahtan sadece figüran olarak ve de hikâyesi ile kalıyor.

Bu olaya şahit olan bir başka gurbetçi aile yorum yapıyor sonra yanıma gelerek. “Kendinizi üzmeyin, bunlar maalesef böyleler, Almanya’da da kaçıyoruz biz bunlardan” diyor. Onlar da yıllardır Almanya’dalar, kendi işlerini kurmuşlar, çocuklarını üniversitede okutmuşlar, gayet modern ve tatlı insanlar. İçime su serpiliyor. Elbette “Alamancı” dediğim bu tipler ile Almanya’ya göç etmiş ve asla “Alamancı” sıfatını hak etmeyenleri aynı kefeye koymuyorum.


1 Euro 1 TL’ye eşitlenmediği sürece bu Faşize Yengeler her yerde salına salına misyonerlik yapmaya devam edecekler maalesef. Çifte vatandaşlık haklarını al ellerinden, ülkeye girişte al “ayak bastı” vergisini, otelleri kendi vatandaşına pahalı satacağına sat bunlara pahalı; bakalım Faşize yengenin bu çok milli duyguları aynı şekilde kabaracak mı? 

Faşize yengenin dili de dini de paradır, var mı ötesi…

Not: Bu senenin tatil maceraları epey bir yazı dizisi olacak gibi, bakalım daha neler çıkacak...


Devamını Oku

14 Ekim 2023 Cumartesi

Tatilimden izler - Gizemli İdol Babaanne


Hayran oldum kendisine, idolüm oldu orada kaldığım altı gün boyunca. Peki altı gün bittikten sonra unutacak mıydım? O kadar da tüketemem böyle güzel bir iletişimi. Yapamam ya… “Yapmam değil mi?” diye soruyorum kendime… Ya yaparsam diye kaygılanmış olmalıyım ki, buraya da yazasım gelmiş işte. Hayat felsefeme unutamayacağım izler bırakan bir melekti adeta. Bak şimdi bile o kısık gözlerindeki gülüşü anımsıyorum. Karşılıklı bakıştık ve gülüştük hemen hemen her sabah. O kadar sadece. Aramızda hiç muhabbet de geçmedi. Geçemezdi zaten; O alman ben Türk, dillerimiz ayrı. Gözlerinin rengini hiç öğrenemedim. Sadece ellerini gördüm. Her sabah havuz başında bir ritüel şeklinde sigarasını içerken, heyecanla ve hızla okuduğu kitabının sayfalarını hafiften titreyerek de olsa çevirirken ve de iki renkli atkısını örerken. Ne de hızlı örüyordu, hayran olmamak elde değil!

Kimi sabahlar turkuaz mavisi mayosunu giyerdi, kimi sabahlar ise çiçekli olanını. Hiç havuza girerken görmedim; ama hep özenli ve şıktı şezlongda otururken. Ellerinde pembe, ayaklarında kırmızı ojeler yeni sürülmüş gibiydi, hep pırıl pırıl…

O’nu ilk gördüğümde yeni başladığı kitabı, altıncı günün sonunda neredeyse bitmek üzereydi. Yanında torunu olduğunu düşündüğüm genç kız da yatardı bütün gün şezlongda ve O da okurdu. Stephen Hawking hem de… O yaştaki diğerlerinin elinden cep telefonu düşmezken, O babaannenin güzel torunu bir bilim adamının öğütlerini okurdu.

Yaşını çok merak ettim, kesin seksenin üzerindedir diye düşünüyordum. Almanya’da yaşayan bir Türk aile doksandan aşağı olmadığını söyledi. Almanya’da seksen genç sayılırmış, öyle dediler. “Genleri böyle, çok uzun ve sağlıklı yaşıyorlar” dediler. Ben bilmiyorum tabii ki, onlar dediler. Relaks havuzun kenarında gördüğüm bütün yaşlı Almanlardan daha yaşlıydı kendisi. Sadece gülümserdik birbirimize, nedense yanına gidip tanışmaya hiç cesaret edemedim. Ama öyle değil midir; bazen yalnızca gülümseyerek gözden göze aktarılmaz mı hayranlık, sempati, saygı… Bence geçer duygular. Çünkü O’na bu kadar hayran olmasaydım, belki de bana bu kadar güzel gülümsemeyecekti.

Aslında desteksiz yürüyebiliyordu; havuzun başındaki küçük bara tek başına gittiğini gördüm. Ama belki de tedbir amaçlı bilmiyorum, bir yürüteçle gelirdi havuzun başına. Yanında kızı ve torunu ile. Ya da arkadaşlarıdır ikinci ve üçüncü nesil; tabii ki benim hayalim kızı ve torunu oldukları. Gelirdi yürüteçle. Yürütecin sepetine atkı ördüğü yünlerini, kitabını, özenle şezlonga serdiği havlusunu ve günde sadece bir tane içtiği sigarasını da koyardı. Kim bilir, yatarken ikincisini içiyor da olabilir, belki bir kadeh şarapla... Bunları yazarken, havuzdan ayrılma saati geldiğinde özenle  havlusunu katlayışı geliyor gözümün önüne. Hem de üzerinden neredeyse bir ay geçmişken…

Tutunduğu yürüteci bisiklet olarak hayal ediyordum. Bisikletin selesine rengarenk yünleri değil de taze toplanmış papatyaları koyuyordu sanki… Yirmili yaşlardaydı, çiçekli elbisesinin etekleri uçuş uçuştu. Uzaklaşıyordu, otelin ağaçlarla dolu yolları arasındaki iki katlı cumbalı konağına doğru…

İdolümdü, çünkü bana hayatın aslında ne kadar güzel olduğunu ve ne kadar sessiz yaşanabileceğini gösterdi.

“Çok konuşmaya gerek olmadan, hızlı hızlı ve heyecanla çevrilen kitap sayfalarında, umutla kış için örülen atkıda, keyif için içilen sabah sigarasında, evden uzakta tansiyon mu çıkar, mide mi bozulur derdi olmadan yapılan tatilde, tatile gücün yetmediğinde evinin balkonunda bir sardunya saksısının yanında, hiç tanımadığı dilini bile bilmediği benim gibi birine gülümseyerek, çok güzel olabilir hayat” diyordu bana ona hayranlıkla bakarken…

Ve hiç yapmayacağım bir şeyi yaptım O'ndan aldığım cesaretle. Anısı kalsın istedim, yüzünü unutmamak istedim. Evet dayanamadım ve yaptım. Gizli gizli fotoğrafını çektim! Yaptığım şeyden utana sıkıla o kadar heyecanla ve hızla çektim ki fotoğrafı, elim titredi hatta. Apar topar çektim. Ve evet, yüzünü hiç saklamadan buraya koymak istiyorum.

Çünkü idollerin fotoğrafları, kayıtlı kalmalı zamanın sayfalarında…



 

 


Devamını Oku

1 Kasım 2020 Pazar

DEPREM VE ÖTESİ

Her şey oluyor ve sanki film gibi geçip gidiyor.

30 Ekim İzmir Depremi’ni de iş yerindeyken duydum. Panik halinde Karşıyaka’da oturan yakın arkadaşımı aradım. Deprem anında evdelermiş. Çok korkmuşlar, çok sallanmışlar, çok uzun sürmüş kabus. Evlerinde küçük çatlaklar oluşmuş. Hemen sokağa inmişler ve geceyi daha yeni ve sağlam bir evde geçirmişler.

İzmir

Arkadaşımın söylediğine göre haberlerde Bornova’da diye belirtilen yıkıntılar aslında Özkanlar’ın ilerisindeki Manavkuyu’da oluşmuş. İzmirliler bilir. Bornova ve Karşıyaka arasında önceleri boş olan bu Manavkuyu Mahallesi, 90’lı yıllarda hızla ev dolan yerdir. Karşıyaka’da elli yıllık binalar sapasağlam dururken, daha yeni olan bu binalar neden yıkıldı kağıt gibi? Sizce… Niye soruyorum ki bu soruyu, cevabını herkes bilmiyor mu zaten! Peki ama kentsel dönüşüm bahanesiyle yıkılan evlerin yerine yapılan yenilere nasıl güveneceğiz bundan sonra!

Güven öyle bir şey ki, insanın hazinesi gibi. Bir kavrama, bir kuruma, ne bileyim hukuka, atıyorum eğitim sistemine, ya da birine güvenir insan, atar hazinesine. Bu hazine sandığı ne kadar doluysa o kadar iyi hisseder kendini. Son yıllarda kendi adıma söyleyeyim bu hazinenin gittikçe eridiğini görmek, üstelik kendim harcamadan, hazinemdeki tüm değerlerin başkaları tarafından çalınıp yok edildiğini görmek, beni nasıl üzüyor anlatması çok zor.

Çoğumuzun aklının bir köşesinde yok muydu, yeni yapılan, deprem yönetmeliğine uygun bir eve taşınıp “evim güvenli” değerini  kişisel hazinemize eklemek! Bu amaç için çalışıp para biriktirenler yok mu aramızda? İşte son depremle göçtü bu hayallerimiz de! Kime güveneceğiz, hangi müteahhite, hangi kuruma, kime? Bu soru kalıbında “hangi” sözcüğünden sonra “hukuka, eğitime, hastaneye, istatistiğe…” gibi kelimeleri koyup aynı soruyu sordukça, güven hazinemin gittikçe eridiğini görmekten çok yoruldum. Çok yorucu, çook…

Deprem konusuna dönersek; son yıllarda İzmir pazarlaması yapıldı biliyorsunuz. İstanbul’dan bıkan “beyaz Türkler” hedef kitlesiydi ağzının suları akan birilerinin. İstanbul’u yiyip bitiren “müteahhitler” İzmir’de bilmem ne rezidansı, bilmem ne tower’ı diyerek allayıp pulladıkları beton yığını projeler pazarladılar. En son bundan dört yıl önce gittiğimde bile tanıyamamıştım canım İzmir’i. Depremin en çok yıktığı bölgede yer alan öğretmenevinde kalmış, sanki öğrencilik yıllarımın Manavkuyu’sunda değil de başka bir şehirde gibi hissetmiştim kendimi. Aradan geçen dört yılda kim bilir ne hale gelmiştir bu kadim şehir... Nitekim öyle de olmuş.

Sosyal medyada gördüm,  milyon liralara satılan  bu “Bilmem ne Tower” larda ne kadar hasar olduğunu! İzmir’in eski apartmanlarına hiçbir şey olmazken tower’ların nasıl döküldüğünü! Vatandaş iki yaşındaki evinin videosunu paylaşmış twitter'da. Merdivenler yıkık, salondaki bütün sıvalar dökük! Birileri de savunuyor bu durumu! Neymiş efendim kolonlar yerinde kalmış, sıva dediğin dökülürmüş! Müteahhitlere haksızlık yapılmasınmışmış! Elli sene önce yapılan evlerin sıvaları niye dökülmüyor o zaman!

Farkında mısınız, çoğumuz tepki yorgunuyuz artık. O kadar saçmalık var ki tepki gösterecek, hangi birine yetişelim! Hadi yetiştik diyelim, bu kadar sinire strese nasıl cinnet geçirmeyelim!

İnsanlar can derdinde,  yakınları göçük altında kalmış, evleri yuvaları yok olmuş! Biraz saygı, biraz empati, biraz vicdan, biraz merhamet gerek! Olması gereken bu! Temel insanlık paydası bu!

Oysa şov biziniz yine iş başında! Bir tarafta bakanın biri göçük altındaki yaralıyla konuşan uzmandan telefonu kapıp şov yaparak o değerli anları, belki de o kalan iki çubukluk şarjı yiyor!  Öte yanda bir muhabir, göçük altındaki bir kişinin, - bir çocuğun da olsa fark etmez, o da bir birey - yazdığı özel mektubu -izin almadan- okuyarak reyting peşinde!

Söyleyecek çok şey var, çook…

Bu son olsun, lütfen son olsun artık!

 Aptallık ve cahillik yüzünden yitip gitmesin artık hayatlar…

Ve lütfen, lütfen artık Ortadoğu klasmanından çıksın canım ülkem!


Devamını Oku