PSİŞİK HALLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PSİŞİK HALLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2024 Perşembe

Birisi Size İstemediğiniz Halde Nasihat Etse...


Birine sadece içinizi dökmek istediğinizde, o kişi size nasihat etmeye kalkarsa ne yaparsınız?

Ben böyle bir durumda direkt kabuğuma çekiliyorum. Bunu isteyerek de yapmıyorum ama genelde böyle oluyor. Hatta nasihat veren kişiyi göresim de gelmiyor. Uzaklaşıyorum. Bunu bilinçli de yapmıyorum, ama böyle oluyor. Sonra da o kişi “Neden aramıyorsun, neden aradığımda kısa kısa konuşup kapatıyorsun, neden görüşemiyoruz?” falan deyip bir süre sonra da benden kopuyor. Hatta içlerinde beni azarlayanlar da oldu bu konuda.

 Ben ne yaptım?  Elbette yine içime kaçtım… Neden sadece beni sorguluyorsunuz ki, azıcık ama çok az bile olsa kendinize de baksanıza…

Şimdi diyeceksiniz ki kaçmak en kolayı.

” Neden rahatsız olduğun şeyleri yüzlerine söylemiyorsun?” diyeceksiniz belki de.

Çünkü ben, eğer önemseyip karşımdaki kişiye içimi açmışsam, o kişi de sadece beni dinlemekle kalmadığı için ve hiç ihtiyacım olmayan, ya da zamanı gelmemiş, ağır gelecek nasihatlerle beni yaraladıysa; niye konuşayım ki ötesini berisini… 

“Dost acı söyler" cümlesi hiç bana göre değil. Dost dediğin, incitmeyendir…

Çünkü dedim ya, ben öyle kolay kolay içini açan biri değilim. Açmışsam eğer, demek ki çok güvenmişim. Sadece beni dinlemesini istemişim. Nasihat isteseydim zaten sormaz mıydım “Ne yapayım sence?” diye…

Bazıları beni çok kırılgan bulur, alıngan bulur. Daha doğrusu kendilerinin ne söylediğini falan sorgulamadan, yani özeleştiri yapmadan “Sen de çok alıngansın!” deyip işin içinden çıkarlar.

Ben bu klişelerden çok sıkıldığım zamanlarda da içime kaçarım. Ya da işte böyle yazarım, kelimeler en yakın arkadaşım olur. O yüzden blogum, ve bloguma yorum yazan, şahsen tanışmadığım insanlar gerçekten de çok değerli benim için.

Sadece içini dökünce de değil; durduk yere nasihat edenlerden de uzaklaşırım.

Mesela durduk yerde size birisi “Bu ne böyle, ne kadar kilo almışsın!” dese; ya da tam tersi “Bu ne böyle çöpe dönmüşsün zayıflıktan” dese… Ya da “ Sen geçenlerde böyle bir yazı yazdın, niye yazdın bunu, başka konu yazsaydın ya” dese!  Ya da  bir hastalık atlattığın için sevincini paylaştığın bir arkadaşın “Ya bir de şu doktora git, belki başka hastalık vardır” dese; uzaklaşıp kaçmaz mısınız oradan… Ben kaçıyorum, çünkü böyle hitaplar bana aşırı negatif enerji yüklüyor… Mücadele edecek gücüm kalmıyor, hatta nefes alamayacak hale geliyorum sıkılmaktan...

Zaman geçtikçe fark ediyorum ki, insanın kan bağı ile bağlı oldukları da dahil olmak üzere; dost dediği, arkadaş dediği, ne bileyim yeğen dediği, abla dediği, kardeş dediği birçok ilişki bilerek ya da bilmeyerek negatif duygular yüklüyor.

Ve aslında belki de insanın huzurlu olması için bütün bu ilişkilerden arınması lazım.

Şu anda bakıyorum da kendi hayatıma; bugüne kadar olan üzüntülerimin büyük çoğunluğu insanların bana söyledikleri yüzünden olmuş. Hani demiş ya Pir Sultan Abdal:

"... İlle dostun bir  tek gülü yaralar beni..."

O hesap işte...

 Duymamak için kaçıyorum kendime, nefes alıyorum biraz…

 


Devamını Oku

19 Haziran 2023 Pazartesi

Yaşamın Dibi!

“Her şey çok güzel, hayatım ne kadar da güzel!” derken hoop bir şey olur, acılar içinde kıvranırken bulabilirsin kendini!  Bir şeyleri yanlış yapmışsındır, hayat sana “Bir dakika hemşerim, azıcık frene bas!” demek istiyordur. “Sınırlarını zorlama!” diyordur.

Öylece kalakalırsın.

Belki de hayatı incitmişsindir, olamaz mı? Belki onun da ruhu vardır?

Ya da ne bileyim, senin “Her şey çok güzel” demelerine en yakınındakiler bile hasetle baktıkları için, nazar de, kötü enerji de, bir şey de, ne dersen de onu değdiriyorlardır, olamaz mı?

Aslında kimseyle hiçbir şey paylaşmamak lazım.

Devir çekememezlik ve kötücül duygular devri.

Bu aralar böyle mistik şeyler düşünür oldum canım blog. Belki de bana “manyak” demektesin. Her zamanki halim olduğunu bal gibi bildiğin halde! Ama böyle hissediyorum şu iki gündür, içime düştüm be dostum. Ya da ne bileyim; içim bana düştü de ne olduğunu algılayamaz oldum.

Fiziksel acı çekmek insana neler yaptırıyor bir bilsen!

Hele bir de her sorununu kendi kendine çözmeye alışmışsan, öyle gerektiğine inandırmışsan kendini, hele ki yoksa yanında yörende candan insanların veya uzaklaştırmışsan hepsini!

Başlarsın timüs bezlerini dövmeye!

Ve kendi içindeki meleklerden yardım istersin.

“Bugün dünden daha iyiyim, bugün dünden daha sağlıklıyım, bugün dünden daha mutluyum” diye kendi kendini motive edecek meditasyon şarkıları söylersin. Kendini inandırmaktan başka ne gelir elden! 

Şimdi şaşırıyorsun bu söylediklerime be dostum!

“Hani dalga geçmelerin?” “Nerede üstten bakan esprilerin?” diyorsun!

Eh be, canım be, insanım ben de be!

Bir de içime düşmüşüm ki, sorma gitsin!

Kendi kendime kendimi aşmaya çabalıyorum hep.

Demem o ki, fiziksel acılarla cezalandırıyorsa eğer hayat seni, nerede hata yaptığını gör diyedir, öyledir, böyledir.

Bütün bu anlattıklarım da fasa fiso değildir; kişisel gelişim şeysi de değildir; tecrübenin ta kendisidir, YAŞAMIN DİBİDİR!

 

  



Devamını Oku

11 Mart 2023 Cumartesi

Yazmaya Dair Sayıklamalar

Yazmak, hele ki azıcık edebiyata yeteneği varsa insanın, dar zamanlarda öyle yardımcı olan bir şey ki! Anlatmazsan içinde patlayacak ve fakat güvenip de kimselere aktaramadığın duyguları, olayları, sanki sihirli bir kaşık ile ağzından alır ve döker mürekkeple kağıtlara. Ya da günümüzde, klavyenin sihirli tuşlarıyla ekranlara… Evet kusarsın içindeki zehiri böylece, kimseler anlamaz.

Seems to Be by Marc Civitarese 45″x45″; oil and wax on linen
Yazdığın zaman kendini çok iyi hissedersin, kurtulmuş hissedersin, sanki sihirli bir güç seni şifalandırmış hissedersin. Nereden mi biliyorum bu duyguyu? Bugün çok uzak bir geçmiş gibi anımsadığım lise çağlarında, gizli gizli yazdığım günlüklerimden biliyorum. Ta o zamanlar çözmüştüm yazının sihirli dünyasını. Ve ta o zamanlar biliyordum, eğer o günlükler, birilerinin eline geçerse, benimle ya da duygularımla nasıl alay edeceklerini! İşte ta o günlerden bu yana kendimce metaforlar kullanarak, içimdeki çağlayanları kimselerin anlayamayacağı şekilde yazarak, kendimi korumaya aldım hep.  Belki de bilinçsizce ve el yordamıyla kendi kendimi şifalandırdım bu şekilde.  Aradan çok zaman geçti... Artık bir işlevleri kalmadığını anladığımda, bir parçam haline gelseler de o günlüklerle vedalaşmayı başardım. Ardından, blog başladı son on yıldır. Yazmak insanın kanına giren bir virüs gibi, kolay kolay vazgeçilemiyor. Sizler zaten buna şahitsiniz. Bu blogu takip eden herkesin, şöyle ya da böyle, yazı virüsünü tatmışlığı var, hissediyorum yorumlardan.

Peki yazarken çok açık mıyım, evet değilim. Bırakın kendimle alakalı konuları; toplumla alakalı; politik, eleştirel yazılarımda bile hep metaforlar, hep benzetmeler, hep soyutlamalar kullanıyorum uzun zamandır.

 Neden?ü

Çünkü öyle bir dönemde yaşıyoruz ki; seninle aynı fikirde olmayanlar ya iğrenç yorumlarla enerjini sömürüyor, ya gücü varsa sana dava açıyor, ya da ne bileyim üst aşamada “Silivri soğuktur” diye bir gerçek var hayatımızda. Hal böyle olunca, çoğunluk gibi ben de etliye sütlüye dokunmadan, küçücük dünyamda beş düşünüp bir yazarak, yazdıklarımın da onunu silip birini bırakarak iç huzurumu korumaya alıyorum. Evet, belki içinizden birileri “Ne korkaksın!” diyebilir. Ama gerçek bu! Etim belli, budum belli!  Mecazen söylersek, arkamda dayım yok! Bir dayım var aslında gerçek hayatta. Annemin bütün miras haklarını bir imza ile üstüne alan sevgili biricik dayım! Niye aramıyorum diye bana tatlı tatlı sitem eden dayıcığım! Geçen gün doğum gününü kutladım kuru bir mesajla. Kin tutmuyorum böyle tiplere ben. Sadece sınırları belli hücreleri var onların kalbimde. Asla çizgiyi aşmalarına izin vermiyorum ve böylece huzurumu muhafaza ediyorum. 

Tahmin edeceğiniz üzere hiç kancı, sülaleci, akrabacı falan değilim. Ama yine de şunu söylemeye hakkım olduğunu düşünüyorum.

 Kendi dayım böyle iken, parti başkanı veya ne bileyim devlet başkanına güvenebilir miyim?

 “Ya şimdi senin dayın ayı diye genelleme yapamazsın!” demeyin ne olur. Kendi ailenize, apartman komşularınıza, iş çevrenize, televizyon yüzlerine falan bir bakın. İddia ediyorum, herkesin çevresinde benim dayım gibilerden var. Mutlaka var! Çıkarcı, bencil, güvenilmez, kimseye faydası dokunmayan iki yüzlü tiplerden yani! Hal böyle olunca, insan ister istemez oto sansürle, şununla bununla, teslim olmamakla, sorgulamakla, yani  kendince yöntemlerle kendini korumaya alıyor. Ya da ben öyle yapıyorum.

 Niye mi anlatıyorum bunları? Aslında baştan beri derdim, Kılıçdaroğlu hakkında iki çift laf etmekti. Girizgâh biraz uzun oldu, öyle aktı yazı işte. Şimdi bu kadar alakasız laftan sonra bir iki paragrafa sığdırırsam, ayıp olur cumbaba adayımıza. O yüzden bu yazı burada bitsin. Kendisine özel bir başka yazı için sözüm olsun sizlere. Merak etmeyin, kötü şeyler yazmayacağım.

Bu sefer de böyle oldu, sıkıcı bir yazı oldu çoğunuz için. Ama ne yapayım, içimden böyle geldi, idare edin sevgili dostlar...

Esenlikle,

 

 

Devamını Oku

29 Aralık 2022 Perşembe

BU KARAKTER KİM - YAZI DİZİSİ -1

Haydi gelin hem yazı dizisi yapalım birlikte, hem de bir anlamda oyun oynayalım.  Şöyle efenim:

Varsayalım ki bir senaryo var. Bu senaryoda değişik karakterler var. Ben her yazıda bir karakteri ve başından geçenleri özet olarak anlatacağım. Yorumlarda da sizden bu karakterin kimliğini yazmanızı rica edeceğim. Mesela şöyle yazacaksınız:

Bu karakter 45 yaşında, sarı kısa saçlı bir kadın, adı Emine, şerefsizin önde gideni olur kendisi. Zaten çocukken mahallede “Yampiri Emine” lakabıyla bilinirdi ” gibi...

who is that

Haydi o zaman başlıyorum.

Bizim bu şahsiyet büyük bir şehirde doğmuş. 8 nüfuslu bir ailenin ortanca çocuklarından biri oluyor kendisi. Anne cahil, baba cahil. Kardeşlerin kimi ilkokul mezunu, kimi iteleye kakalaya liseyi zor bitirmiş. Bizimki (cinsiyetini siz biliyorsunuz) daha ortaokuldayken keşfettiği gönül işlerine bir takılmış ki, üniversite falan hak getire tabii ki! 

 Eh eli yüzü düzgün, boy pos da olunca sevgililerinden biriyle birlikte bir manken ajansına yazılmışlar. Efendim yok ayakkabı reklamı, yok gazoz reklamı derken boy boy fotoğrafları dergilerde çıkmaya başlamış mı. Yaşadıkları dönem itibariyle.

  ( hangi yıllar olduğunu siz biliyorsunuz) dergide  fotoğrafının çıkması, hele ki bir lise öğrencisi için mükemmel bir sınıf atlama aracı.

 Bu bizim şahsiyet, paranın kokusunu da alınca, liseden diplomayı kaptığı gibi terk eylemiş baba evini. Çok para kazanmamış belki ama; yemiş, içmiş, gezmiş. Partiler, diskolar, sahiller, plajlar… Bir gencin hayallerini süsleyen yaşam işte; daha iyisi Şam’da kayısı.

Elbette bir sürü sevgilisi olmuş ama içlerinden birine vurulmuş bizimki. Öyle bir aşk ki bu, platoniğin en dibi. Kendinden dokuz on yaş büyük olan bu insan, hem çapkın, hem de evli miymiş bir de! Al sana dizi konusu! Efendim bizimkinin yıllar sonra  kişiliğinin bir parçası haline gelen yalancılık huyu da  işte o zamanlarda başlamış. Abi- abla kategorisindeki bu insana aşkını ilan edememiş ama, yanından da uzaklaşamamış. Ne O’nunla, ne de O’nsuz hesabı… Aşkını içine gömüp takılmış bu insanın peşine! O da manken ya; bunlar o defile senin, bu defile benim gezmişler Balkanları, Avrupa’yı. Derken kader işte,  bizimki evlenmek zorunda kalmış bir başkasıyla.

 "Hayat ne kadar sürprizli, onlar ermiş muradına, mutlu son." diyeceksiniz şimdi. Acele etmeyin. Öyle olmuyor işte.


 Kader ağlarını bir ters bir düz örerken, maalesef ki bizim şaşkolozun  hayatı da savrulmuş bir o yana, bir bu yana.

Şöyle ki;

Bu platonik aşık olunan kişi mankenlikten istifa edip bir iş açmış. Bizimki durur mu, vın peşinden. Birlikte çalışmışlar, ihracat, ithalat işlerinde. Sonra gelsin paralar, gitsin paralar. Yatlar, katlar, lüks tatiller, dünya turları. Bitmiş mi? Tabii ki bitmemiş.

Tahmin edeceğiniz üzere her şey dört dörtlük ilerlerken afili bir iflas gelmiş. Neden? Çünkü aşık olduğu kişi meğer mafyanın tedarikçisiymiş. Mafya hesaplaşmasında para muslukları aniden kesilebilir bilirsiniz.  Ama film tabii ki burada da  bitmemiş. 

Sonunu beraber belirleyeceğiz, derin karakter analizleri yapacağız. İnsan dediğin öyle bir sayfada anlatılır mı?

Şimdi top sizde, haydi bakalım pamuk eller klavyelere…

Diyorum ki bu karakter kimdir, cinsiyeti nedir, yaşı kaçtır, adı nedir, akıbeti nedir. Yani demem o ki, bu karakterin eti bende, kemiği sizde. İçinizden ne geliyorsa yazın, hatta giydirin giydirebildiğiniz kadar. 

Bu iyiliğimi de unutmayın, bedavadan katarsis yaşatıyorum size 

Devamını Oku

2 Kasım 2016 Çarşamba

Yırttım attım 1500 küsur sayfayı...

Evet, tam 1500 küsur sayfa günlüğümü lime lime doğrayıp çöpe attım geçen gün! Sadece ilk cildi kaldı, lise hallerim, önemsiz bir parça yani... Onu da yırtmam yakındır... Kim söylemişti hatırlamıyorum, belki de bir yerlerde okudum. Bir cümle var tam da bu duruma uyan:

Asıl marifet yazmakta değil, yazdığını yırtıp atabilmekte...”

Marifet mi bilmiyorum, hatta yırttıklarım içinde günlükten kurgulanacak bir roman taslağı da vardı... Rahatladım mı, onu da bilmiyorum, hiçbir hissiyatım yok bu duruma dair. Sanki reset çekmişim gibi oldu hayatıma, aslında iyi de oldu.



Ortalığı topluyordum, sonra aniden robot gibi aldım defterlerden birini, herhangi bir yerini açtım, iki satır okudum, okuyamadım.... Sonrasında makas almaya gittim mutfağa. Gitmişken bir de naylon torba getirdim yanıma. Şu bildiğiniz market torbalarından, poşet yani... Hoş ben poşet demeyi de sevmem ya, neyse, işte onlardan... Hayatımın uzunca bir dönemini yırtıp parçalayıp naylon torbaya doldurdum, sonra o torbayı elimle iyice bastırdım. Sığdı... Torba orta boydu. Demek ki insan, hayatının çok uzun sandığı bir dönemini orta boy bir torbaya doldurabiliyormuş... Orta boy dediysem anlayın işte, iki uzun ekmek, belki de üç uzun ekmek sığabilecek bir torbaydı. Hayatımın uzunca bir döneminin üzerine bir de eskimiş tişörtle eskimiş bir çift çorap tıkıştırdım. Karışık bir çöp yapmaya çalışmış olabilirim, hayatımın çöpe attığım kısmının sadece kağıtlardan oluşmasını istememiş de olabilirim. Açıkçası neden öyle bir torba yaptığımla ilgili elle tutulur bir gerekçe sunamıyorum kendime ve size...

Gittim attım torbayı hemen. Hiç bekletmedim evde. Hatta ayağımda eşofman vardı, değiştirmeyi bile beklemeden hemen çıktım sokağa ve attım çöpe. Mahallede plastikten çöp kutuları var, yeşil renkli. Tüketilen her şeyi, hatta hayatların büyük bir kısmını bile atmaya yarayan kutular onlar... Neyse işte; eve geldim sonra.

Ve düşündüm, insan geçmişteki anılarını nasıl hatırlar...


Ben mesela sadece anlar ve cümleler hatırlıyorum. Bu da çok ürkütücü geliyor düşününce. Milyonlarca sözün arasında insan nasıl oluyor da birkaç cümleyi unutamıyor... Ya da milyonlarca ânın içinde nasıl oluyor da mesela sadece üç saniyelik zaman diliminden oluşan parçalar kazınıyor hafızamıza ve hiç silinmiyor! Sonrasında da o aklımızda kalan sözler, cümleler ve anlar mı belirliyor yoksa yaşamımızın ana rotasını... Demem o ki, yani dedim ki, madem öyleyse dedim, yani beni ben yapan sadece aklımın, yüreğimin süzgecine takılan sözler ve anlarsa dedim, ne gerek var onca sayfaya dedim, yırttım attım işte! Artık o bende izi bile kalmayan, ama bir zamanlar ağlatan ya da güldüren anların hiçbirinin sureti kalmadı defter sayfalarında...


Ece Temelkuran geçenlerde bir röportajında “mutlu insan ne yazabilir ki” gibi bir şey söylemiş... Yok öyle değil, ben gerçekten hem mutlu olmak, hem de yazmak istiyorum... 
Devamını Oku

10 Haziran 2016 Cuma

Giriş - Gelişme - Sonuç


Giriş

Geçen hafta ablamı kaybettim ya, o gün bugündür biraz tuhafım. Yani hayata bakıyorum, “giriş, gelişme, sonuç” bölümleri olan öyküler görüyorum. Bazılarının hayat hikayelerinde giriş bölümleri uzun. Onlar, çocukluğunu iyi geçiren şanslı kişiler. Uzun uzun anlatırlar çocukluklarında gittikleri yaz tatillerini, kalabalık ailelerinde yenilen bayram yemeklerini, çocukluk arkadaşlarıyla nasıl oyunlar oynadıklarını, ilk oyuncaklarını... Onların her yaş gününden foroğrafları da vardır. Dantel örtülü bir masanın arkasında asılı balonlar, masada pastalar ve türlü kurabiyeler... Aile efradı yanyana dizilmiş, doğumgünü çocuğuyla birlikte objektife gülümsüyor. Hikayelerindeki giriş bölümü en uzun olan çocukların doğumgünü fotoğraflarında palyaçoların bile görüldüğü olur.  Onlar, yani hayat hikayelerinin giriş bölümünü uzatanlar, hep çocukluklarına dönmek isterler. Şımartıldıkları, sevgiyle sarmalandıkları, kavga gürültünün olmadığı, tatillere gidilen o günler, hep pembedir onlar için...




Bazı hayat hikayelerinde ise giriş bölümünü hiç anlatmak istemez baş karakterler; bir satırla “şu tarihte doğdum” diyerek bir şekilde gelişme bölümüne bağlantı yaparlar. Çünkü anlatırken, hafızalarının en kuytu köşelerine atıp unutmak istedikleri kötü anıların tekrar canlanmasını istemezler. Çocukken fakir olanlar, bir oyuncak bebeği bile olmayanlar, annesini küçük yaşta kaybedenler, hatta annesini hiç tanımamış olanlar, çocukluklarını hastahanelerde geçirenler, çocukken şiddet görenler ya da şiddet dolu bir ortamda yaşayanlar, terkedilmiş çocuklar ve bir de çocukken kendilerini bir şekilde dışlanmış hissedenlerin ayrıksı hayat hikayelerinde, işte bu yüzden giriş bölümü çok kısadır....

Gelişme

Gelişme bölümü de ayrı muamma... Hayatını güzel yaşayanlarda giriş bölümünün tam tersine bu bölüm kısadır.

Kolejde okudu, güzel bir üniversiteyi kazandı, master yaptı, okurken aşık olduğu meslektaşıyla peri masalı gibi bir düğünle evlendi, ailesinden çok destek gördü, bir kız bir oğlan şahane çocukları oldu, çok güzel dostları vardı, güzel bir evde yaşadı, tatillerde dünyayı gezdi, hiç hasta olmadı, güzel yaşadı, güzeldi hayatı.”

gibi bir gelişmeyi nasıl detaylandırabilir ki insan... Bence hikayelerde uzun uzun anlatılan kısımlar hüzünlerdir, mücadelelerdir, üstesinden gelinen zorluklardır, biraz da acılardır. Ki çoğumuzun hayatında gelişme bölümü uzundur; biraz da bu yüzdendir kendimizi yazmaya çizmeye verişimiz... Bu yazılar burada yazılmadan önce, yazan kişi kimbilir hayatın hangi acılı süzgeçlerinden geçmiştir, geçmektedir, ve umarım bir daha geçmeyecektir...

Sonuç

Sonuç herkes için kısa bir cümle...  Boşluğu dolduracak bir iki sözcüğe ihitiyaç var, gerisi belli ...

...... nedeniyle hayatını kaybetti! “



Sonuç2:


Bu hayatta dolu dolu ve olabildiğince mutlu yaşamak lazım; kalp kırmadan, sevgiyle ve mümkünse olabildiğince sanata dair birşeyler bırakarak...



Devamını Oku

9 Haziran 2016 Perşembe

İçimdeki ses susmak bilmiyor!

Bazen anlamak, satır aralarını okumak insanı o kadar yoruyor ki! Günlerdir içimdeki öteki benle konuşup duruyorum. Daha doğrusu ben istemiyorum, o ısrarla bana herşeyi gösteriyor. İncir çekirdeğini doldurmayacak saçma dedikodular yüzünden yıllarca küs olan ve cenaze nedeniyle birbirlerine sarılan bir baba kızı gösteriyor mesela. “Bak” diyor, “Cenaze kalksın, yine küsmeye devam edecekler” diyor. Sonra yüneticisine yalakalık yapan salak mı salak bir çalışanı gösteriyor: “Bak” diyor, “Yönetici arkasını dönünce nasıl da atıp tutmaya başlayacak!” Sonra parti başkanı değiştikçe eğilme açısını yeni başkana doğru çeviren vekilleri gösteriyor: “Bak” diyor, “Bu başkan düne kadar mükemmeldi, bak alaşağı edilince yüzüne bakan kalmadı” diyor. Bir sürü birilerini gösteriyor, biraz o taraftan biraz bu taraftan, hiçbiri ile hemhal olamıyorum ne yalan söyleyeyim, sadece yoruyor bütün bunlar beni.

Bana ne, ne yaparlarsa yapsınlar, kafaları yok mu onların, kafalarını kullansınlar” diyorum, “yeter artık, anlatma böyle şeyleri” diyorum, “duyarsız mısın?” diyor. “Evet duyarsızım, hatta bu saatten sonra en bi öz bi duyarsızım, ne yapabilirsin ki” diyorum. Susuyormuş gibi yapıyor da susmuyor yine de...



Böyle film seyreder gibi seyrediyorum olan biteni. Dün akşam mesela şaşırdım televizyonda görünce. Milli Takım bir Avrupa turnuvası mı bir şeye katılıyormuş bu sene. Dakikalarca süren Fatih Terim'li bir reklam çekmişler. Adam başarılı, gerçekten başarılı. Yani ne yapıp edip bir şekilde başarıyor. Böyle insanlar var, kendini işine adamış, başarıya doymayan, bütün dünyayı yönetmeye çalışan birileri var. Hemen hemen hepsinde aynı çakmak çakmak bakışları görüyorum; duygusu olmayan, birbirine benzeyen, ürkütücü bakışlar! İktidarın başındakiyle ana muhalefetin başındaki aynı gözlerle bakıyor mesela. Üvey annenin sahte bakışı neyse, Fatih Terim'de de o bakış var! Ben hiçbirinin gözüne bakamıyorum. Bu kadar başarı hırsı ile dolu olan, bu kadar egosu yüksek olan insanlar beni ürkütüyor.

İçimdeki ses hiç durmuyor, konuşuyor da konuşuyor. İşaret ettiği şeylerin bazılarına çok üzülüyorum, mesela her gün terör var artık bu güzel ülkede. Ölenler için birileri “şehit olmak çok güzel bir şey” diyor ve binlerce korumayla zırhlı araçlarla gezmeye devam ediyor. Öte yandan devletin parası bitmiş, bütün çalışanlardan her ay 100'er lira kesecekmiş güya bir şey sigortası için, derdi fon toplamak! Almanya ile ilişkiler kopma noktasına gelmiş, “bak bak” diyor, “Rusya ile aramız bozuldu, turizm ve bavul ticareti göçtü, şimdi de Almanya ile bozulacak, tekstil hepten bitecek” diyor. “Ne yapabilirim” diyorum, “demokrasi böyle bir şey” diyorum. Yine de durmuyor, “Geçen gün İsviçre'de referandum oldu, konu çalışsın çalışmasın herkese 2500 dolar garanti maaş verilsin mi konusuydu, %78 oranında hayır oyu çıktı. İsviçreliler bu maaş yüzünden tembellik oluşur, hem çok göçmen gelir, istemiyoruz maaş demişler” diyor. “Demokrasi” işte diyorum, susuyorum.

İçimdeki ses çok fena bu aralar, hem görüyor, hem konuşuyor, hem de sustukça susuyor!


Hayır olsun, güzele evrilsin bütün bunlar...
Devamını Oku

19 Şubat 2015 Perşembe

Farkında mısınız, bir tarihe tanıklık ediyoruz!

Şu anda saate bakıyorum, 19:13. Dışarıdan slogan sesleri geliyor, protesto ve ıslık sesleri de var. Çünkü her gün bir şeyler oluyor güzel ülkemde ve bardaklar taşıyor, insanlar sokaklara dökülüyor. Haykırıyorlar, içlerinde biriken nefreti kusuyorlar, kusmasalar iç organları zehirlenecek belki de. Öyledir ya, zehirlenince kusulur, gerekirse zorla kusturulur içine zehir kaçan kişi. İşte sokaklarda olan biten de bünyenin zehirlenmesine ramak kala, insanların hayatta kalma çabaları değil mi!

Haklılar, sonuna kadar haklılar hem de... Kusmasalar ölecekler çünkü, haa kusunca ölmeyecekler mi, orasını bilemiyorum şu an. Belki de çok değil 20-30 sene sonrasında tarihe not düşülmeye başlanacak bütün bu olup bitenler. Tıpkı 12 Eylül'ün üzerinden sadece 35 sene geçtikten sonra, yani günümüzde, o devirde olan bitenlerin ortaya daha net saçılıyor olması gibi...



Hiç böyle hissetmemiştim ben! Tarihe yakından tanıklık ettiğime hiç bu kadar yakından tanık olmamıştım! Belki de yeni okuduğum, etkisinden henüz kurtulamadığım Devir romanındandır bilemiyorum. Çok değil, 20-30 sene sonrasında kimbilir neler yazılacak, çizilecek, anlatılacak yaşadığımız bugünler hakkında düşünsenize. İnsan cidden ürperiyor! Dedim ya, çok önemli bir dönemden geçiyoruz hep birlikte. Dolayısıyla gözümüzü dört açalım, olan biteni doğru algılamaya çalışalım, galeyana gelmeyelim, ajitasyonlara gelmeyelim!

Bir kez daha altını kalın kalın çizmek istiyorum; gerçekten de bir döneme tanıklık ediyoruz hep birlikte. Klişe cümle olduğu için söylemiyorum bunu. Sokakta toplumsal anlamda bir devinim var, olumlu ve olumsuz açılardan dönüşüm var, görmüyor musunuz? Çok değil bundan 10-15 sene öncesinde böyle miydik, bir düşünün...


Ben hatırlıyorum da, en azından yaşadığım semtte her gün sokaklarda eylem olmuyordu, bu kadar kötülük saçılmamıştı ortaya. Komşu komşudan, esnaf kendi gibi düşünmeyenden, açık kapalıdan, kapalı açıktan, doğulu batılıdan, kuzeyli güneyliden, sakallı küpeliden bu kadar nefret etmiyordu. Elektrik faturaları bu kadar kabarık gelmezdi, ne bileyim domates daha ucuzdu, daha az insan işsizdi, tekstil sektörü henüz batmamıştı mesela, işyerlerinde senede iki zam almak normaldi, ikramiye diye bir kavram bile vardı! Her yer bu kadar avemelerle dolup taşmamıştı, Avrupa Birliği'ne girme umudumuz daha yüksekti, toma nedir bilmiyorduk, biber gazı hayatımızın merkezine oturmamıştı, AKM'de gösteriler oluyordu, Taksim bu kadar çirkin değildi, Beyoğlu'na eğlenmeye gitmekten korkmazdım, televizyon kanallarındaki haberler tek tip değildi, farklı sesler çıkaranların üzerine bu kadar gidilmiyordu, sosyal medya yoktu belki ama, sosyal medyada yazdığı bir cümle yüzünden hapse atılan insanlar da yoktu! Gece saat 22'den sonra bakkaldan bira alabiliyorduk, televizyonda şarap kadehi görüntüsü henüz yasaklanmamıştı, bonzai kelimesini duyunca aklımıza sadece küçük ağaçlar geliyordu, milli bayramlarda Atatürk anıtlarına çelenk koyanlar cezalandırılmıyordu, sekiz yıl zorunlu eğitim vardı, atanamayan öğretmen sorunu bu kadar ciddi boyutlarda değildi, zeytin ağaçları kesilmiyordu, bu kadar çok maden kazası yoktu, metrobüs yoktu hayatımızda, ama metrobüs çilesi de yoktu...  Kusanlar vardı mutlaka ama herkes kendi evinde, bilemediniz televizyondaki haberler karşısında kusuyordu. Binlerce, onbinlerce insan hep birlikte gitmiyorduk lavaboya... Çünkü zehir, henüz midemize oturmamıştı!

Zorlayın hafızanızı biraz, şimdi anladınız mı neden tarihe tanıklık ediyoruz dediğimi? Bütün bunlardan bahsettiğim için sanmayın ki umutsuzum, bu da benim zehri kusma yöntemim işte. Zararsızca kendi halimde çıkarıyorum safraları. 




Umutluyum ben hâlâ, bunalımda değilim, olmaya niyetim yok gerçekten de. Belki çoğunuza saçma gelecek ama, “pozitif düşün, pozitif olsun” diyorum. Kötücül insanlardan, görüntülerden, haberlerden, seslerden olabildiğince yalıtıyorum kendimi.

Biliyorum, gerçekten de güzel günler gelecek; motorları mavilere süreceğiz hep birlikte...

Devamını Oku

31 Mart 2014 Pazartesi

Oh be rahatladım!

Son dönemlerde biraz fazla kaptırmıştım kendimi politik sorunlara, aldım ağzımın payını pıstım oturuyorum gördüğünüz üzere. Boş yere gerdim kendimi def gibi, oysa bahar gelmişti, çiçekleri koklayıp doğa yürüyüşlerine çıksaydım ya!

Televizyonda boş boş politik tartışmalar dinleyip vakit geçirdim akşamları, dizi film izleyip kafamı boşaltsaydım ya, Kurt Seyit ve Şura'dan mı başlasam ne yapsam, çok geç kalmamışımdır umarım.. Mahallemizin bakkalı Ali Abi'yle boşu boşuna siyaset tartıştım belki gerçekleri görür diye. Ne gerek varmış, "hayırlı işler" deyip geçip gitseymişim keşke.. Bütün bunlarla zaman kaybederken zamanı ıskalamışım boşu boşuna..

Fazla zorlamamak gerekiyormuş oysa hayatı, bazen de akışına bırakmak lazımmış. Bugün zorlandığımız, yaşamak istemediğimiz durumlar; yaşamımızın bir sonraki mutluluk sahnesinin zeminini oluşturuyormuş; öyle olmasa da ben öyledir diye düşünmek istiyorum artık.

oportunist olmaliyim


Nereden çıktı şimdi bu hafif pesimistik ve de mistik düşünceler, Evdeyazar iyice kafayı kırdı demeyin. Bundan sonra böyleyim artık, yoruldum çünkü.. Öyle “bu daha başlangıç, mücadeleye devam” sloganlarına prim verecek gücüm de yok açıkçası. Ömür dediğimiz şey, toplumsal dönüşümlerin gerçekleşme hızına kıyasla çok çabuk geçiyor, e ben de 0-5 yaş grubunda değilim ki, daha ne kadar sabredeyim? Herkes de tarihe adını yazdırmak zorunda değil, ben kenarda kalanlardan olmak istiyorum ayıp mı?

Kendimi bildim bileli haksızlıklara karşı çıktım, adaletin olmadığı ortamlarda bir şeyleri değiştiremiyorsam o ortamdan uzaklaştım, kavga dilini hep itici buldum. Beni, kişiliğimi, kararlarımı ezmeye çalışanlara hiçbir zaman prim vermedim. Aileyse aileyle mücadele ettim, işse patronlarla verdim savaşımı. Son zamanlarda kişiliğime en yoğun saldırılar, yaşadığım ülkenin resmi kurumları tarafından, iktidar tarafından  geliyordu, onlarlaydı kavgam..

Ne istiyordum biliyor musunuz, bir parça saygı ve biraz da huzur..

Ben bunları istedikçe daha çok saldırganlaştılar, ben bunları istedikçe daha çok aşağılamaya başladılar..

Buyurun, pes ediyorum artık. Kendinizle gurur duyabilirsiniz sayın otorite!

Bu saatten sonra sadece kendimi düşüneceğim, orada haksızlık varmış, şurada adaletsizlik varmış bana ne ya, dünyaya bir kere geliyorum ve yaşama zevkimi elimden almalarına asla izin vermeyeceğim. Bunu istiyorlardı zaten demeyin, nedeni neyse ne, son tahlilde gelinen nokta budur benim açımdan..

insan nedir?


Evet bu saatten sonra bencilin, oportunistin önde gidenlerine ses çıkarmadığım gibi “Amaca ulaşmak için her türlü araca başvurmanın uygun olduğunu düşünen” makyavelistleri gördüğümde “E bu da onların tercihi, helal olsun beceriyorlar” diyeceğim.

Madem düşünce boyutunda bile karşı çıkamıyorum bir şeylere, pısar otururum kardeşim ne olacak yani..

He” der geçerim; gelen ağam, geçen paşam olur; herkese mavi boncuk dağıtırım, sen sağ ben selamet..

Yapmıyorlar mı, her devrin adamları yok mu, bir elleri yağda bir elleri balda değil mi? E ben yapmadım da ne oldu yani, başım göğe mi erdi!

Bir de işin diğer boyutu var. Bu kadar başarısızlık bana ağır geliyor arkadaş!

Son çalıştığım iş yerinin 3 kere batışına tanık oldum mesela, her seferinde “olsun, bir sonraki seferde düzeleceğiz, azıcık sabır, iyi günlerinde yanındaydım, şimdi işten ayrılırsam ayıp olur” dedim. Dedim dedim de ne oldu, mesleğimden soğudum! Oysa oportunist desinler ne olacak deyip, fırsatları değerlendirseydim hayatım daha kolay olurdu belki..

Hadi bu sefer değişecek bir şeyler umuduyla son on yıldır düzenli oy veriyorum, her seferinde hezimet her seferinde “yan yattı çamura battı” hikayeleri, şiştim yahu! Bu saatten sonra dünyanın en iyi partisini kurduk diye gelseler bile oy moy vermeyeceğim.

Hayal kurmazsam hayal kırıklığına da uğramam, bu kadar basit aslında..

Ülke gerçekliği belli, yazılan senaryo belli, karakterler ortada.. Bu tabloda sürreal kalıyorsam niye mücadele edeyim ki artık, başaran varsa buyursun sahne burada, bana ne yahu, bana ne!!

Aslında değer yargısı falan olmayacak, hang parti kazanıyorsa ona destek olacaksın, ne başarısızlık psikozuna girersin, ne de işsiz kalırsın.. E yapmıyorlar mı koca koca patronlar, ben yapsam ne olacak ki bu saatten sonra.. Haklının değil de başarılının yanında olmak, mutluluk hormonlarını harekete geçiren, süper motive edici bir unsur. İnsan ben mazoşist miyim diyor  öbür türlü, bir yere kadar dayanma gücünün sınırı!

Demem o ki benden bu kadar arkadaş.. 
Bu saatten sonra keyfime bakarım, koltuk kavgası yüzünden dökülen kanları da duymazdan, görmezden gelirim. Altta kalanın canı çıksın, azıcık aşım ağrısız başım..

Oh be rahatladım biraz..



Devamını Oku

11 Mart 2014 Salı

Berkin Elvan için üzül diyemem, utanırım...

Ben kimseye empati kurmayı öğretemem, zaten kimse kimseye bunu öğretemez. Karşısındakinin yerine kendini koyarak olaylara O'nun penceresinden bakmayı -en azından- denemek, insan olmanın bir gereğidir çünkü. Empati kurabilenler erdemli insan değildir bu yüzden; tıpkı sadece kendini düşünen bencil yaratıklara insan denilemeyeceği gibi!

berkin elvan

Bugün 15 yaşında bir çocuk, hayata gözlerini yumdu, adı Berkin'di. Bakkala ekmek almaya giderken hain bir gaz kapsülü  beynine isabet etmiş ve 269 gün komada yatmasına neden olmuştu.
 Sanki savaş  mı vardı, hayır yoktu!
Peki neden?
Cevap vermeye yüreğim dayanmaz!
Şimdi ben, kendinizi O'nun ailesinin yerine koyun demem, diyemem. 
Utanırım böyle bir şey söylemeye!

Zira ha insan mısın diye sormuşum, ha Berkin'in ailesinin yerine kendini koy demişim, aynı şey benim gözümde.
Karşımda fiziksel olarak insana benzeyen biri varsa, nasıl söylerim böyle?
 Utanırım...

Herkesle de empati kuramam elbette, bu işin de insani limitleri var. Birileri “şimdi sırası mıydı, seçim kampanyamıza gölge düşürecek bu ölüm!” diyorsa içinden, kusura bakmasınlar kendimi onların yerine koymak bir yana, onlar adına da çok ama çok utanırım...

Ateş düştüğü yeri yakar, doğrudur. Ben ne yapsam da ne etsem de 269 gündür umutla çocuklarının yaşama dönmesini bekleyen anne baba gibi hissedemem. Ama en azından bu zulme, bu insanlık dışı duruma, bir çocuğun yaşama hakkını koruyamayan, sağa sola şiddet saçan devlete tepkimi gösterebilirim. İşte bugün bu yazıyı yazarak, belki içinizden bir kişiye
 “Bu ülkede neler oluyor böyle, ben çok duyarsız davrandım, bunlara karşı durmam gerekir” dedirtebilirsem, vicdanım bir nebze de olsa rahatlar Berkin kardeşime karşı..

Bu hayatta herkesin bir görevi olduğunu düşünürüm, her şeyin de bir nedeni olduğuna inanırım. Berkin kardeşimin insanlara ışık olmak gibi bir görevi varmış diyorum, o kahraman olmak için gelmiş dünyaya.. 
Genç yaşında hepimizin yüreklerinde yerini aldı, karanlığın bitmesine katkı sundu 16 kiloya düşen cılız bedeniyle..

Şimdi ben, böyle düşünmeyenlere bir şey anlatamam, utanırım...
 İnsanlığımdan utanırım, O'na laf söyleme pervasızlığını gösteren biriyle karşılaşırsam..

Rahat uyu Berkin kardeşim, sen artık milyonların gözünde kahramansın! Melek kanatlarını takarak gör seni sevenleri, gör ki nasıl bir mertebeye uğurladık seni ..

Işıklar içinde yat sevgili kardeşim Berkin ♥




Devamını Oku

7 Şubat 2014 Cuma

Enerji gerek bana!

bunalti

Günlerdir yazmıyorum, vicdan azabından öleceğim artık. Oysa gündemde ne çok şey var, en başta da internet yasakları..
Ama yazamıyorum bu aralar, elimde değil!
Hatta sadece yazmamakla kalmayıp bir sürü şeyi de yapamaz haldeyim.

E-posta kutum doldu taştı, okuyamıyorum.
Mesajlar geliyor, yanıtlayamıyorum.
İnsanları arayamıyorum.
Bir yerlere çağırıyorlar, gidemiyorum.
Bu aralar ben sanırım kendi içime kaçtım biraz.
Affola...
İçinizde reiki yapmayı bilenleriniz varsa, biraz damardan pozitif enerji iyi gelecektir eminim..

Umarım pek yakında hayata dönerim..
Devamını Oku

20 Ocak 2014 Pazartesi

Sigarasız ama Tv'li günlerim..

Blog fırtınasıydı, gündemdi derken ne güzel yazıyordum düzenli düzenli. Nereden esti bilmiyorum, sigarayı bırakma mevzusu girdi araya. Yılın en uzun gecesi olan 21 aralıkta bıraktım sigarayı. Tam bir ay olmuş, bravo bana.. 

Bu arada evden çalışmanın en büyük lüksünü yaşadım belki de. Kendime izin verdim, yaptığım işlerin hemen hemen hepsini askıya aldım. Aslında yaptığım şey şımarıklık falan değildi yanlış anlaşılmasın. Bir tembellik, bir tembellikti ki üzerimde bildiğiniz gibi değil! Meğer sigara bütün hayatımı esir almış ben farkında olmadan. Onsuz çalışamıyormuşum, onsuz hareket edemiyormuşum, onsuz düşünemiyormuşum, en kötüsü de onsuz yazamıyormuşum, yani anlayacağınız günümün her safhasında o varmış!  Pat diye hayatımdan çıkınca da  allak bullak oldum tabii ki ister istemez. Yazamadım ya  bir aydır doğru dürüst, en çok buna hayıflanıyorum diyeceğim ama demiyorum. Nihayetinde beni esir eden sigaradan kurtuldum, normale de dönerim elbet yakında.. 

Her sabah kalkınca, “tamam bugün yarım bıraktığım her işi tamamlayacağım, maillerimin hepsine cevap vereceğim, blog yazılarımı yazacağım,” dediysem de kendime, olmadı maalesef, olamadı. Evet, zaten buradaki sigarayı bırakma yazımda göreceğiniz üzere ilk 10 gün epey zorlanmıştım. Peki ya sonraki günlerde ne oldu?

tv tv tv

Elim kolum kalkmadı inanın. Tamam bütün dürüstlüğümle itiraf ediyorum. Sabah kalkıyordum, kahvaltı yaptıktan sonra uzanıyordum koltuğa, açıyordum televizyonu. Akşamüzeri 3'e 4'e kadar televizyon seyrediyordum. Ne mi seyrediyordum, ne denk gelirse.. Tivibu'nun kayıtlarında ne varsa artık. Bütün diziler, yemek programları, tartışma programları. Yani normalde izlemediğim ne varsa hepsini izledim desem yeridir. Son bir hafta tivibu halime acıdı mı bilemiyorum, 5 gün önce bir mesaj geldi televizyona.. Mesaj aynen şöyle:

-Ayın 26'sına kadar bütün seç-izle filmlerini bedava izleyebilirsiniz, iyi seyirler!

Ben nasıl bulmuşa döndüm anlatamam, mucize gibi bir şeydi benim için. Saçma diziler ve yemek programlarından kurtulmuştum nihayetinde.. Şimdi diyeceksiniz ki “izlemek zorunda mıydın bütün o saçmalıkları?” Evet zorundaydım, sigaralı günlerimde yapmadığım değişik şeyleri yapmam gerekiyordu. Dedim ya kolumu kaldıramadığım için hiçbir şeye enerjim yoktu ve oyalanmam gerekiyordu. 
Neyse işte filmlerin bedava olduğunu görünce hemen başladım izlemeye tabii ki ben. Neler neler izledim 5 günde, anlatacağım tek tek. Başladım romantik komedilerden. Çünkü romantik komedi filmleri insana pozitif duygular verir dedim, bu geçici depresif ruh halinden sıyrılmak için iyi bir fırsattı belki de.

İşte 5 günde izlediğim filmlerin listesi:


1- Bir Noel Düğünü ( A Christmas Day ) - 2006 yapımı, gerçekten de kötü bir filmdi, zaten yarısında uyudum. Oysa yılbaşı konulu bütün filmleri bayıla bayıla izlerim normalde, bu film benim açımdan sınıfta kaldı.

2- Fırtınalı Aşk ( Force of Nature) – 1999 yapımı, baş rollerinde Ben Affleck ve Sandra Bullock oynuyordu. Evlenmek için nişanlısının yanına uçakla gitmeye çalışan Ben, Sandra ile uçakta tanışıyor, bir sürü macera yaşıyorlar, sonu ise hiç de beklenen gibi olmuyor. Sürükleyici, hoş, eğlencelik, izlenilebilir sıradan bir  romantik komedi. Tavsiye ederim.

3- Her Yerde Aşk ( The Ages of Love) – 2011 . Yönetmen Giovanni Veronesi. Sıkı durun şimdi, oyuncular Robert De Niro, Monica Belluci, Riccardo Scamarcio.. İtalyan filmlerine bayılırım zaten. Romantik komedi izlenecekse İtalyan ya da Fransız olmalı bana göre.. Müzikler, manzaralar, diyaloglar harikadır bu filmlerde. Nitekim bu film de yanıltmadı beni.  İzlediğim filmlerin içinde en güzeliydi diyebilirim. Üç ayrı hikaye vardı filmde, gençlikte aşk, orta yaşta aşk ve ileri yaşta aşk. Robert De Niro da son hikayenin kahramanıydı. Bu filmi izlemek için benim gibi sigarayı bırakma depresyonuna girmeniz gerekmiyor, beş yıldızlı filmdi diyorum. 

4- Prens ve Ben2: Kraliyet Düğünü ( The Prince & Me II: The Royal Wedding ) - 2006
Bu filmi daha önce izlemiştim, ama dedim ya canım pembe masallarda gezinmek istiyordu, tekrar izledim. Sevimli komik olaylar, aşk ve de Danimarka'nın güzel manzaraları... Bundan daha güzel vakit geçirmelik film mi olur. Hele de benim gibi romantik masalları seviyorsanız..

5- Prens ve Ben3: Kraliyet Balayı ( The Prince & Me III: The Royal Honeymoon ) - 2008
Serinin iki filmini üst üste izleyince şahane oluyor. Keşke Tvbu ilk filmi de yayınlasaymış, onu da izlermişim. Bizim aşıklar sonunda evleniyorlar ve balayına çıkıyorlar. Ama balayında da aksilikler peşlerini bırakmıyor, hatta hırslı başbakanın yokluklarını fırsat bilip çevre katliamı yapmasına da engel oluyorlar. Dedim ya, harika bir seyirlik, oh hayat hep romantik komedi tadında olsa dedirtiyor insana.. Serinin bütün filmlerini alıp peş peşe izleyin derim.

6- Çılgın Aptal Aşk ( Crazy, Stupid, Love) – 2011 Romantik Komedi dosyasında kayda değer bir film kalmayınca komedi klasörüne geçtim. Bu seçtiğim filmin türü komedi olarak geçiyor ama bence romantik komedi. Steve Carell ve Julianne Moore'un oyunculukları zaten çok hoş. Filmin erkek karakteri Call, 25 senelik karısı kendisini aldattığını söyleyip boşanmayı isteyince hayatını tümden değiştiriyor. Giyim, kuşam, tavırlar... Normalde biz hep tersine yani erkeğin aldatmasına ve kadınların kendilerini değiştirmelerine alışmışızdır; bu filmde tam tersi oluyor. Çok eğlenceli, keyifli ve izlenesi bir filmdi, teşekkürler Tivibu.

7- Stepford Kadınları ( The Stepford Wives) – 2004. Komedi klasöründen seçtiğim bu film de keyifliydi. Nicole Kidman oynuyordu ne de olsa. Konuyla ilgili yazacağım bir cümle bile filmin hikayesi hakkında ipucu verir, bu nedenle yazmıyorum. Soft renkler, harika masalsı bir ortam, komik bir bilim-kurgu desem yeter sanırım. Ben sevdim, eğlendim, tavsiye ederim.

8- Aşkın Kitabı ( Becoming Jane) – 2007 Dram klasöründen seçtiğim bu filmde William Shakespeare'in eşi ile aynı ismi taşıyan, gülüşü tescilli Anne Hathaway oynuyordu ve bence güzel bir filmdi. Meşhur Gurur ve Önyargı ( Pride and Prejudice) kitabının yazarı Jane Austen'ın bu kitabı yazarken nelerden esinlendiğini anlatıyordu. Ben çok beğendim filmi. Zaten on sekizinci, on dokuzuncu yüzyıl Avrupasında geçen filmlere, o dönemin giysilerine, naif diyaloglarına hayranımdır.

9- Açlık Oyunları ( The Hunger Games) – 2012 Bilim-kurgu türündeki bu filmin her ne kadar ikincisi çıksa da ben birinci filmi ilk kez izleme fırsatı bulabildim. Kitabını da okumamıştım, isabet oldu. Filmin başlarında yaratılan distopyayı (ütopyanın kötü hali yani totaliter devlet modeli, baskıcı sistem) çok çarpıcı buldum. Sınıfsal farklılıkların abartılı bir şekilde anlatıldığı faşizm çok etkileyiciydi. Sonrasında açlık oyunları başlayınca aklıma Truman Show geldi. Tv dünyasındaki “reality show” maskaralıklarının bir gün bu filmdeki gibi insan hayatına bile kastedebileceğini düşünmedim desem yalan olur. Milyonlarca insanı ekran başına kilitleyen bu saçma yapımlara ve kapitalist dünyadaki dengesiz eğlence anlayışına filmden aklımda kalan bir cümle çok iyi karşılık veriyordu..
“ İnsanları korkutamazsan, destekleyecekleri bir konu bulmalısın” 
İşte sistemin dayatmasını anlatan, filmin en güzel cümlesi bence.
Her ne kadar vermek istediği mesaj güzel olsa da açıkçası film öyle çok da çarpıcı değildi diyebilirim. Açlık oyunlarındaki gerilimi hissedemedim pek, daha çarpıcı sahneler bekliyordum, belki de filmden önce kitabı okusaydım çok daha iyi olurdu. Ama yine de izlenecek bir yapıt diyorum.

Gördüğünüz üzere beş günde 9 bedava film izlemişim. Ayın 26'sına kadar da izleyebilirim.Peki böyle film izleyerek mi geçecek günlerim, elbette hayır. Düzeliyorum yavaş yavaş; sigara içmeyen normal insanların normal hayatına geçeceğim en kısa sürede, yine çalışacağım, yine yazacağım.. Bu geçen bir ayı hastalık sonrası “nekahat” dönemi olarak düşünüyorum. Vücudumda  birikmiş yılların tahribatı düzeliyor, kolay değil elbet..



Birazcık kendimi rölantiye aldım, iyi yapmışım bence. Sizce? 
Devamını Oku