14 Aralık 2015 Pazartesi

Bir işyerinde insanlar neden huzursuz olur? VOLUME-1

Ofiste herkes birbirine ismiyle hitap ediyor, iyi güzel de bol geliyor bünyeye!
Amerikan özentisiyiz ya, bazı ofislerde yeni bir moda var, herkese ismiyle hitap ediliyor! Yaş önemli değil, pozisyon önemli değil. Bunu layıkıyla başarabilen, bir de eline yüzüne bulaştıran yerler var! Yani bazı ofis ortamlarında güya herkes herkese ismiyle hitap ediyor ama mesela çaycı, herkese ismiyle hitap edemiyor; etse kesin tersleneceğini biliyor. Yani Türkiş ortaya karışık durumlar!
Hanım-sız Bey-siz hitap tarzı ilk başta kulağınıza hoş gelebilir, ama bence bizim kültürümüze ters bir durum bu. En basitinden onlar “hala, yenge, teyze” gibi bütün akrabalara “aunt”, yine “dayı, amca, enişte, yaşlı adam” gibi bizim kategorize ettiğimiz insanların hepsine de “uncle” diyerek, zaten toplumdaki hitabet olayına ne kadar farklı yaklaştıklarını gösteriyorlar. Biz de öyle değil ki; kayınbirader var, elti var, görümce var, kayınço var, yenge var, amcaoğlu var, dayıkızı var... Yaşça büyük insanlara abi, abla demeyi alışkanlık haline getirmiş bir toplumuz, haliyle iş yerindeki bu Amerikanvari hitap şekilleri de bünyeye uymuyor. Misal aynı mahallede oturup, "Hüseyin Abi" diye tanıdığınız adamla böyle bir ofiste çalışsanız ne yapacaksınız? Mahallede abi, ofiste Hüseyin.. Oldu mu şimdi bu çifte standart! Ezkaza yılların Hüseyin abisine mahallede adıyla seslenmeye kalksanız olay olur, ne kadar ayıplanırsınız düşünsenize!

Bence tam da ayranı yok içmeye durumu bu! Yani madem Amerikan tarzı şirket kültürü oluşturuyorsun, ya tam yap, ya hiç yapma! 
Peki bunun ofiste huzursuzlukla ne ilgisi mi var diyorsunuz, gelin satır aralarına bakalım o halde..


*“Americans are very time conscious. They believe in the principles of time-management. They come to office early and leave on time. You will rarely find them working late hours, or on weekends. They plan their weekends ahead of time and value their privacy.”

Yukarıdaki orijinal anlatısında da görüleceği üzere Amerikalılar iş yaşamında zamana önem verirler. Ofise tam zamanına gelirler, ofiste oldukları zamanı iş için harcarlar, tabiri caizse "goygoy" yapmazlar. Haftasonları çalıştıkları, mesaiye kaldıkları nadirdir. Mesaiye çok kalan bir kişiyi Amerikan şirketinin ayın elemanı seçeceğini sanmıyorum. Zira onlar için mesai dışında kendilerine ayırdıkları zaman çok değerlidir. Peki biz nasılız?

Örneğin ofiste iş 9'da başlıyordur, +/- 15 dakika toleransla ofiste olmak mantıklıdır değil mi? Bizde ise bu durum, adamına göre değişir. Mesela iş yerindeki kıdemli çalışan en erken 9:40'da gelir, çalışmadan önce bir çay kahve sigara molası verir, adı bile vardır bu bize özgü ritüelin, ayfonunu patlatır yani, acelesi yoktur, 11'e doğru işine başlar. Muhasebeci daha da sonra gelir, ee ne de olsa kasa kendisinden sorulur, hakkıdır yani işe geç gelmek! Tepedeki yönetici ise 11 mi 12 mi olur artık keyfine göre takılır. Erken gelenler ise ya gerçekten prensip sahibidirler, ya alt seviyede çalıştıkları için laf yemekten korkarlar, ya yenidirler göze batmak istemezler, ya da evlerinde vakit geçirmeyi sevmedikleri için erken gelmişlerdir! Çünkü kıdemi yüksek olup da ofise kafasına göre saatlerde gelenler, diğer geç gelenlere laf sokma, ya da arkalarından konuşma hakkını kendilerinde bulurlar. Şimdi bu karakterlerin hepsinin birbirilerine adıyla hitap ettiği bir ofis hayal edin. Güya her çalışan ismiyle hitap edilerek eşitleniyor ya, fiiliyat elbette öyle değil! Bazıları daha eşit, bazıları daha ayrıcalıklı...


Bizim eski ofis de öyleydi. Herkes birbirine adıyla hitap ederdi. Ama enteresandır mesela mutfağa ve temizlik işlerine bakan Ayşe'ye, ofisin en kıdemli çalışanı yani yöneticisi, Ayşe Hanım diye hitap ederdi, tahmin edeceğiniz üzere bir tek O'na öyle derdi. Demek ki kendisini mutfak personeliyle eşitleyememişti, zaten istese de yüksek egosu buna izin vermezdi! Ne enteresan değil mi, normalde tam tersi yaygındır. Yani ast üste “hanım” der, hiyerarşik konumu bunu gerektirir. Tersi durumlarda da demek ki tersi oluyormuş; yani üst alta “hanım” diyerek, hatta biraz daha abartıp sizli-bizli konuşarak onu kategorize ediyormuş. Nitekim, herkesin herkese ismiyle hitap ettiği bir ortamda ofisin kıdemli çalışanının, yani ayrıcalıklı şahsiyetinin
Ayşe Hanım, bir çay getirir misiniz?”
şeklinde hitabını duyunca cidden çok ironik bulmuştum.

Dedim ya bünyeye bol geliyor böyle kopyala-yapıştır şeyler, özde eşitlik inancı olmayınca! Ben önceleri garipsedim bu durumu, hatta bocaladım, hanım bey laflarını ağzımda geveleyip durdum, zira yılların alışkanlığı vardı bende de. Çünkü ben yeni tanıdığım insanlara pozisyonu ne olursa olsun ismiyle hitap etmekte, senli beni konuşmakta çok zorlanırım, beceremem de zaten.  Hatta bazıları “canım” der ya, onlardan nefret ederim, çünkü “canım” sözcüğü bir çeşit küçümseme hitabıdır ve kadınlar arasında yaygındır. Konuyu dağıtmayalım, baktım herkes senli benli konuşuyor benimle, hem de yeni tanıdıkları, daha doğrusu hiç tanımadıkları halde, uyum sağlamaya çalıştım bu duruma, ama dediğim gibi insanın kafası karışıyor.


Madem herkes eşit, birbirine son derece sıcak samimi bir şekilde adıyla hitap ediyor, o zaman haklar da eşit olsun, yani en kıdemli çalışan 9:40'da ofise gelip 10.30-11.00'de masasına oturuyorsa mesela mutfaktaki Ayşe de aynı haklara sahip olsun, o da kimseden izin almadan takılsın kafasına göre! Bu doğru mu, yanlış elbette! İş hayatının kuralları var, herkesin giriş çıkış saati patronun onayladığı gibi olmak zorunda, yani disiplin olmak zorunda!

Bu küçük örnekten de görüleceği üzere bir taraftan ismiyle hitap ederek eşitmiş havası yaratıp öte taraftan bazılarına yazılı olmayan ayrıcalıklar tanırsanız, o ofisin kimyası da biyolojise de yavaş yavaş bozulur ve çürümeye başlar birşeyler... Alın size ofiste huzursuzluk, volume-1!

Amerikan iş hayatındaki alışkanlıkları araştırırken şöyle bir cümleyle de karşılaştım:

*“Generally, Americans are very polite, friendly and helpful, but have less tolerance for people who interfere in their private lives.”

Yani diyor ki özetle, Amerikalılar iş hayatında oldukça kibardırlar, birbirlerine arkadaşça yaklaşıp yardımcı olurlar. Ama özel hayata müdahale konusunda toleransları yoktur.

Bizde de güya Amerikan tarzı şirketler türüyor ya, herkes birbirine ismiyle hitap ediyor ya hani.! Ama nezaket yerlerde sürünmekte o ayrı. Mesela “müziğin sesini biraz kısabilir misin, çalışamıyorum” demeye görün birine, hemen bir atmaca gibi üzerinize atlar! Hani yaygın bir laf vardır ya, batıdan yarım yamalak örnekler alıyoruz, kendimize uyarladığımızda da ucubeler çıkıyor ortaya diye. Durum aynen öyle aslında. Ofiste isimle hitap ederek yaratılmaya çalışılan eşitlik havası tamamen bir ilüzyondan ibaret! Sigara içen, içmeyene saygı göstermez, yemek saati mutfağı dumanaltı yapar, “Çok dumanaltı olmuş, ne zaman biter sigaranız, yemek yiyeceğim” derseniz hemen üzerinize atlarlar: “Siz sigarayı bırakanlar da pek bi artistsiniz!” Halbuki, desene evet buna bir çozüm bulalım, mutfakta içiyoruz madem sigarayı, yemek saatlerinde bunu yasaklayalım desene.. Yok demez, ismiyle hitap ediyor ya, herkes eşit daha ne yapsın?

Eşitlik meselesini tersinden anlıyoruz genelde. Mesela kırk yılın başında mesaiye kalmıştır birisi, afralar tafralar, ayılıp bayılmalar, kendini özel hissetmeler. İstiyor ki telefonlara bakan kişi de onunla beraber mesaiye kalsın. Telefon çalmasa da olur, ne gam! İsmiyle hitap ediyor ya, eşit ya! İyi de sen kafana göre milyonuncu iznini kullanırken o zavallıya doktor izni bile haram ediliyordu, sen neredeydin, eşitlik anlayışına ne olmuştu?

Yani demem o ki, makyajla olmuyor. İsmiyle hitap etmek bir makyajdır, oysa cildin kendisi sorunlu. Kanlı irinler var alt yapıda, fondöten sürsen ne yazar, allıkla kapatsan ne yazar?

Neden anlattım bunca şeyi? Çünkü diyorum ki iş hayatındaki huzursuzluğun ana kaynağı adil olmayı beceremeyen yöneticilerdir, eşitsiz ve adamına göre esnetilen kuralsız davranışlardır. Görüntüde demokrasi varmış gibi mutlu mesut, herkesin birbirine ismiyle hitap ettiği ofislerde yaşayanlara sormak lazım... Dışı kimi, içi kimi yakıyor acaba?

Şapkayı önümüze koyup bir düşünelim, adalet kimin için var, adalet nereye kadar işliyor? Bu soruyu genel hayata da sorsanız, iş hayatına da sorsanız cevap pek değişmeyecektir bizim gibi ülkelerde...
------------------------------------

Bu yazı burada bitmez, hızımı alamadım; devamı elbette olacak...

Şimdilik gidiyorum ve sizlere sevgi dolu, stressiz günler diliyorum...

*Kaynak:
http://www.path2usa.com/office-environment-work-culture-in-us



Devamını Oku

12 Aralık 2015 Cumartesi

Yeni yılda yeni bir iş istiyorum!

11.12.2015 itibari ile işten ayrılmış biri olarak aranıza geri döndüm. Artık daha sık, hatta hergün yazabilirim bu aralar. Üstelik yeni yıl yenilenmek değil midir, aferim bana yeni yılda çok daha güzel, çok daha tatmin edici, çok daha huzurlu, çok daha paralı, çok daha seçkin ve düzgün insanlarla tanışabileceğim yeni bir işim olacak. Buna gönülden inanıyorum, zira bilirsiniz bir kapı kapanır ki diğeri açılabilsin...

Ne oldu da böyle oldu, neredeyse iki senedir gül gibi o işte çalışıyordun diyebilirsiniz. Hiç yakınmadın da diyenleriniz olacaktır. Bu devirde iş bulmak zor ne yaptın, niye yaptın, yoksa tuzun kuru mu diyenleriniz de olabilir. Topluca cevap veriyorum:

Ben de böyle bir insanım işte, hassas noktalarıma dokundukları an, kalbim acırsa yani, gemileri yakıyorum, gözüm hiçbir şeycikleri görmüyor! Evet ben iş dünyasının “profesyonel” diye adlandırdığı katı yürekli, acımasız kişilerden olamadım hiç  ve öyle yaklaşımlar gördüğümde dedim ya kalbim acıyor ve ortamı acilen terkediyorum hep, bu sefer de öyle oldu. Yine doğru insanlar değildi karşılaştıklarım...

photo from classygirlswearpearls.com

Evet yakınmadım, çünkü çalışırken yakınmak benim iş ahlakıma uymazdı. Artık orada çalışmadığıma göre bol bol dedikodu da yapabiliriz... Şaka şaka, dedikodu yapmayacağım, eminim şimdiden eskiyen yeni-eski iş arkadaşlarımın yüzde doksanı zaten yeterince dedikodumu yapmışlardır, zira kulaklarım ateş parçası gibi son iki gündür... Ama ben yapmayacağım, yakışmaz bana, herkes kendi yoluna gider, defter kapanır...

Evet dedikodu yapmayacağım elbette ama, içimi usturuplu bir şekilde dökerim size. Zira gözlemlerim oldu, bolca malzeme biriktirdim bu geçen süreçte... Hatta yazı dizisi şeklinde de anlatırım eğer sıkılmazsanız.

Şimdi gidiyorum; en güzel dostum, yaralarımı sarmak için bana piknik kahvaltısı hazırladı. Soğuk havada içimizi dışımıza atıp, safralarımızı boşaltıp birbirimize merhem olacağız. Biliyor musunuz, hayat çok güzel aslında...

Bugün ve ertesi günler de  gerçekten çok güzel olacak, sevgilerimle...


Devamını Oku

10 Aralık 2015 Perşembe

Bomonti’de yepyeni bir yaşama çok az kaldı… Bu çok özel yatırım fırsatını kaçırmayın!

155 apart daireli The House Residence ve 51 odalı The House Hotel, 2016 yaz döneminde Bomonti’de kapılarını açmaya hazırlanıyor. 



Yenigün İnşaat yatırımı, The House Collection markası ve FYP’nin dizayn, marka ve konsept planlaması ile Bomonti’de hayat bulan The House Residence’da ince işler hızlı bir şekilde devam ediyor. Özel dizayn tasarımları ile hazırlanan örnek daireler, bugünden The House Residence tasarım anlayışını ve Bomonti’deki yaşamı keşfetmeniz için sizi bekliyor…

Modern yaşam, sanat ve dizayn ile zenginleşen The House Residence’ta yaşam stüdyo, 1+1 ve 2+1 dairelerde çok özel ödeme planları ile yatırım fiyatı 230 Bin Dolar’dan başlayan fiyatlarla sunuluyor. Dairelerin yatırım planlama ve uzun/kısa dönem kiralama hizmetlerini ise daha ilk günden FYP sizin için yapıyor… 



Dinamik, sosyalleşmeye açık ve konforlu bir yaşamın kodlarıyla şekillenen The House Residence Bomonti’de, 1+0’dan 2+1 ve penthouse’lara kadar 44 m2 ile 199 m2 arasında değişen, özel tasarıma sahip 155 adet apart daire seçenekleri sunuluyor. Yaşama renk katan detaylar ise projenin lounge, dining room, spor kulübü, club ofisi, kafeleri, peyzaj alanları ve teras gibi alanlarında odaklanmış durumda. Yaşamı ortak alanlara taşıyan The House Residence, servis zenginliğini ve kalitesini aynı binada bulunan 51 odalı The House Hotel’den alacak.

The House Residence’da dairenin yatırım planlaması daha ilk günden senin adına yapılıyor, detaylar seni yormuyor. Bütün dairelerin kısa, uzun dönem kiralama hizmetleri The House Residence yönetimi ve FYP tarafından, uluslararası zincirlerin işbirliğiyle gerçekleştiriliyor. The House Residence, her detayı özenle planlamaya dayanan modern tasarım anlayışını evinize de taşıyor. Dilerseniz tüm yaşam alanlarınızı sizin seçimlerinizle güzelleştiriyor. Taşınmaya hazır, zevkle döşenmiş, titizlikle hazırlanmış bir otele gelir gibi bavulunuzu alın, gelin ve yaşamaya başlayın.

Bomonti’ye tasarım dokununca
Piramit Mimarlık Turgut Toydemir tarafından projelendirilen The House Residence’ın yaşam konsepti ve iç mimari planlaması FYP Proje Geliştirme’den Tony Phillipson’ın İngiliz Conran  + Partners ile gerçekleştirdiği özel işbirliğiyle hayat buldu. Peyzaj ve cevre düzenlemesinde ise Hyland Edgar Driver imzası var. Geleneksel ve modern endüstriyel alanların yansımaları, modern mimari ve yaşam tarzı kodlarını harmanlayan tasarım New York Soho, Londra Covent Garden ve Paris L’es Halles gibi örneklerle de organik bağa sahip. Ortaya çıkan sonuç ise, ana yaklaşım olarak modern mimari, life style konsept ile geleneksel ve modern endüstriyel tasarımı birleştiren yepyeni bir konsept.
7/24 hayat, hizmet, mutluluk
The House Residence Bomonti, The House Hotel, The Residence Lounge, The Dining Room, The Cafe, The Club Fitness, The Club Office, The Garden Terrace ve The Services gibi mekan ve hizmetleri aynı binada, aynı çatı altında bir araya getiriyor. The House Residence’da kişiye özel servisler, Bomonti’nin ilk dizayn oteli The House Hotel işletmesi ile sunuluyor. The Services olarak tanımlanan sınırsız hizmetler ile, iki farklı noktada 2 farklı resepsiyon ve özel asistan, housekeeeping, vale, teknik servis, güvenlik ve ev sahibi kullanımına hazır laundry alanı, apart daire sahiplerine ev ortamında da otel konforu sunmayı hedefliyor.

Evler sakin, ortak alanlar yaşamla dolu
Konut, hotel, sosyal yaşam alanları, spor kulübü ve service ofis alanı ile bir yaşam merkezi olarak hayata geçen The House Residence, eğlence, yaşam, iş ve spor keyfini birlikte sunuyor. 2016 yazında tüm sosyal alanları ile hayata geçecek olan The House Residence sakinleri The Dining Room’da dilerlerse hazırladıkları yemeklerle dilerlerse özel asistanın yardımıyla davetlerini verebilecekler. Sabah 7:00 – gece 24:00 saatleri arasında kişiye özel hizmet veren The Residence Lounge, size özel bir mekan olarak tasarlandı. The Club Fitness sağlıklı bir yaşam sunarken, giriş terasında yer alan The Cafe’ler de ise Nişantaşı, Galata ve Karaköy’ün gözde mekanlarını sizlerle buluşturacak.

Daha ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız.

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

1 Aralık 2015 Salı

Hande Altaylı'dan Delice!


Yine  kitap okurken film izliyor gibi oldum. Bu aralar nedense böyle kitaplar denk geliyor, belki de kafamı çok yormak istemeyişimden, bilinçaltımda bilinçli olarak seçiyorumdur bu tarz okumaları.(Umarım bu yazıyı bir psikolog okumuyordur, zira bilinçaltının bilinci tanımlamasını görürse gülümseme ihtimali var! Ama ne yapayım böyle anlatmak geldi içimden)

Evet neden okudum Hande Altaylı'dan Delice adlı romanı? Belki de tahmin edeceksiniz, çünkü buradaki yazımda bahsettiğim gibi Merhamet dizisini severek izlemiştim. O dizinin senaryosunun Hande Altaylı'nın Kahperengi adlı kitabından uyarlandığını öğrenince hepten merak etmiştim yazarı.

Galatasaray Lisesi, ardından Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümlerini bitirip reklam yazarlığı yapmış çeşitli ajanslarda ve ardından Aşka Şeytan Karışır, Maraz, Kahperengi ve Delice romanları gelmiş... Darısı başıma olsun diyeyim. Açıkçası hayatını merak edip biraz araştırma yaptığımda fark ettim Hande Hanım'ın gazeteci Fatih Altaylı'nın eşi olduğunu. Aslında iyi ki de başlarda anlamamışım bu durumu; hoş anlamam da kolay olmazdı zaten. Zira benim kafa yapımda akrabalık ilişkilerine yönelik çabuk algılama olayı yoktur. Kim kimin nesidir pek umursamam anlayacağınız. Dedim ya iyi ki de böyle oldu, çünkü dürüstçe ifade etmek gerekirse Fatih Bey'e, daha doğrusu gazeteciliğine ve  tv programlarına olan antipatim nedeniyle belki de uzak durabilirdim bu kitaba. İnsan halleri belli olmaz çünkü, bir bakmışsınız ön yargılarınıza yenik düşüvermişsiniz.

Kitapta da bu ön yargıları görmek mümkün satır aralarında. Yani bir insana “deli, akılsız, hoppa, düzgün insan, akıllı uslu” demeden önce o insanı iyi tanımak lazım. Çünkü en zorbanın içinde merhamet, en delinin içinde sağduyu var.! Meryem, ötekileştirilen çocukluğunun intikamını alırcasına insanlara acımasız davranırken, aynı zamanda merhametine de yenik düşebiliyor, kitabın sonunda bunu çarpıcı bir şekilde görüyoruz. Kazım bir deli olarak bilinirken, duygusal dünyasında inanılmaz hassasiyetler yaşıyor. Ve aşklar, delicesine yaşadıkları aşklar, bu insanların aldıkları kararları adeta belirliyor. O zaman da insanın sorası geliyor, kim deli ? Cevap geliyor derinden; tabii ki aşk deli! Daha doğrusu aşk delirtebilir insanı, cinnet geçirtir, katil eder, saçmalatır... O zaman bir daha sorası geliyor insanın, sahi kim deli?

Delice - Hande Altaylı

Öğlen aralarında kafelerde çay kahve içerken okudum kitabın büyük kısmını; zira akıcıydı, sahneler gözümde çok kolay canlandı. Kitaptaki Meryem, aslında Kahperengi-Merhamet'in Narin'ine benziyordu; Meryem Özgü Namal'dı benim hayalimde. Sanki Merhamet'in geçtiği Yaslıhan'dı bu kitapta anlatılan Çakalağzı. Sonu da bir kitap gibi değil, bir film gibi bitti bana kalırsa. Dizi olmaz, hikaye boğar, sansüre uğrar bazı sahneler ve anlamı kalmaz. (Artık Rtük zihniyetini ezberlemişim! Ne acı ki; sansürü normal karşılama hali var bu yazdığım cümlede!)
Ama çok güzel bir film olabilir bence bu kitaptan. Konusu basit, sıradan bir köyde sıradan bir hikaye gibi duruyor, ama gerçekçi. Zira Delice'deki Meryem, Aliço, Kazım ve Nurhan Abla hayatın içinden kopup gelmişler gibi. Şehirli bir yazardan başarılı bir köy hikayesi çıkmış neticede.

Yaşadığınız ândan kopup başka dünyalara dalmak isterseniz, kolay okunan bir kitap arayışınız varsa; metroda, metrobüste, öğlen aralarında, kafede Delice'yi okumayı seversiniz. Ben sevdim.


Bugünlük de benden bu kadar! okumalı yazmalı, sevgili saygılı bir gün dilerim hepinize...
Devamını Oku

27 Kasım 2015 Cuma

Can Dündar'ın tutuklandığı gece cennet hurmasından reçel yaptım!

Dün akşam üzeri, tam da işten eve dönmeme 10 dakika kalmışken Facebook sayfama bir başlık düştü, “Can Dündar ve Erdem Gül adliyedeler!” Tam da bu haberin altında başka bir gönderi daha vardı, “cennet hurmalarından reçel yapımı!”

Her zamanki gibi bilgisayarımı topladım, iş arkadaşlarıma iyi akşamlar diledim, merdivenlerden inerken aklımda tek bir düşünce vardı; evet ben cennet hurmalarından reçel yapacaktım!

Her zaman sokağın köşesinde, kaldırıma oturup kendi bahçesinden getirdiği meyveleri satan kadından alırım hurmaları diye düşündüm, ama gelmemişti, tabi ya yağmur yağıyordu. Oysa ben cennet hurmalarından reçel yapmalıydım. Hani diyorlar ya özellikle futbol fanatikleri; “totem yapmak” diye... Sanki bu akşam o hurmaları bulup reçel yapmasaydım daha çok gazeteci mahkemeye gidecek ve hepsi tutuklanacaktı...

Ama kalbim temizdi, "demek ki güzel günler yakında" diye pozitif pozitif düşünceler geçti beynimden; zira komşu kafede tam da o adını bilmediğim kadının sattıklarından – O'nun adını öğrenmeliyim, ne ayıp! - evet tam da o isimsiz kadının sattıklarından, olgunlaşmamış, reçellik hurmalar vardı. Kafedekiler sever beni, para bile almadılar, 4 tane hurma ile geldim eve..
Açtım televizyonu, haberlerde Rusya'nın düşürülen uçağından ve bu durumun yarattığı krizden bahsediliyordu, sanki gazetecilere bir şey olmamış gibi... Aklıma Fikret Kızılok'un o meşhur şarkısı geldi: “Süleyman hep başbakan, başbakan hep Süleyman..." Ne alakaysa artık!

Hatta size de dinletebilirim eğer isterseniz...



Gittim mutfağa, aldığım dört cennet hurmasını soydum, küp küp doğradım, üzerine 2 bardak şeker döktüm, öylece bıraktım sulanmaları için. Açtım Twitter'ı.. #Candündaryalnızdeğildir etiketi ile yazılanlara şöyle bir göz attım. Kendisini hiç sevmem, bugünlere gelmemizdeki rolünü hiç yadsıyamayacağım, tartışma programlarının gediklisi Aslı Aydıntaşbaş şöyle demiş:




Ne günlere kaldık değil mi... Akşam hiçbir haber izlemedim, açtım inadına Star Tv'yi, yakında yayından kaldırılacağını tahmin ettiğim Kösem Sultan dizisinde 13 yaşındaki padişah, kocaman sakallı adamlara “kullarım!” diye buyuruyordu, haremde dünyanın dört bir köşesinden getirilen küçücük kızlardan birinin isyanı vardı, uyuyakalmışım...

Sabah oldu, kahvaltıyı hazırlarken âdetim olduğu üzere haberleri açtım, evet Can Dündar ve Erdem Gül tutuklanmıştı.. Fox tv ve Kanal D'nin spikerleri bu haberi uzun uzun anlatıyorlardı. 


Can Dündar ve eşi adliyede...

İyi ki varlar deyip, yakında onlar da olmayabilir düşüncesiyle açtım cennet hurmalarının altını, azıcık da sıcak su döktüm üzerlerine. İki karanfil, birazcık da zerdeçal ilave ettim reçele...
Ben mutfaktayken içeriden televizyonun sesi geliyordu, cumhurbaşkanı 

“Yanına bırakmam O'nun, bedelini ağır ödeyecek!“ diyordu Can Dündar için taa mayıs ayında yaptığı bir söyleşide...

Cennet hurmaları kaynadı kısık ateşte, reçel oldular. Can Dündar ve Erdem Gül Silivri Cezaevi'ne gitmişti çoktan.. Hani bir dönem giden diğer gazeteciler gibi, hani yıllar sonra “pardon, suçunuz yokmuş!” dedikleri yüzlerce insan gibi...

Tadına baktım cennet hurması reçelinin. Reçel gibiydi de değil gibiydi de, belki inanmayacaksınız ama tadı gerçekten buruk olmuştu reçelin, kekremsiydi, tanımsızdı, eh böyle bir gecede yapılan reçelden ne beklenirdi ki zaten!

Elbet bir gün,  size tatlı mı tatlı çilek reçeli yaptığım sabahları da anlatacağım...

Sevgiyle ve sabırla...


yaptığım cennet hurması reçeli, tadı kekremsi olan..



Devamını Oku

25 Kasım 2015 Çarşamba

Fotokopi Kağıdı Satın Almadan Önce Nelere Dikkat Edilmeli?

Ofiste durmaksızın kullanılan fotokopi kağıtlarının çeşitlerini, kullanım alanlarını ve yaptığımız performans/fiyat karşılaştırmasını sizler için derledik. Düşük ve yüksek gramajlı fotokopi kağıtlarının kullanımı sonucu karşılaşabileceğiniz farklara bir göz atın ve ofisinizde bilinçli bir tüketim başlatın!
Bitmek bilmeyen ofis ihtiyaçlarından biri olan fotokopi kağıdı, bir ofiste en çok kullanılan ve stokta mutlaka bulunması gereken en önemli malzeme olarak adlandırılabilir. Sürekli olarak fotokopi çekilmesi gereken dokümanlar ve elden ele dolaşan evraklar ise bunun en büyük kanıtıdır.

Fotokopi kağıtları gramajı, yüzeyi ve ebatları açısından farklı kullanım alanlarına sahiptir. Örneğin “hamur kağıt” olarak adlandırılan fotokopi kağıtları, gramaj açısından antetli kağıt, zarf, kitap ve benzeri baskılarda kullanılır. Kendinden karbonlu fotokopi kağıtları ise gramaj açısından fatura ve irsaliye gibi baskılarda kullanılır. Broşür, katalog, dergi ve el ilanı gibi baskılarda da kuşe kağıt tercih edilmektedir.

Genellikle mimarların, grafik tasarımcıların ve okulların benzer fakültelerinde öğrenim gören öğrencilerin tercih ettiği A3, A4 VE A5 boyutlarındaki gramajlı kağıtlar yanı sıra; özellikle basımevleri tarafından tercih edilen 80 gr fotokopi kağıtları da çift yönlü baskıya müsait olmaları sebebiyle ofis ortamında kullanılabilmektedir.

Ayrıca fotokopi kağıtları, her yazıcıda aynı kaliteyi vermeyebilir. Kağıdın gramajı, kalınlığı, yüzey düzgünlüğü ve mukavemet gibi fiziksel özellikleri baskı kalitesini etkilemektedir. Gramajı düşük bir fotokopi kağıdı, kağıdın ışık geçirgenliğini etkileyerek baskının arka yüzünde de görülmesine neden olur. Dolayısıyla yazılar birbirine gireceği için kağıdın arka yüzü kullanılmaz hale gelerek daha fazla kağıt kullanımına sebep olur. Copier Bond, Navigator ve Xerox gibi markalar, gramajı sayesinde çift taraflı baskı yapılabilen kaliteli fotokopi kağıtlarını üreten markalara örnek gösterilebilir.


Ofis ortamında kağıt tüketiminin oldukça yüksek olduğunu düşünürsek kağıdın kalitesi kadar ne kadara mal olacağını da hesaba katmak gerekir. Ekonomik fiyatlı fotokopi kağıtları baskı kalitesini olumsuz etkileyerek daha fazla kağıt tüketimine yol açabilir. Tasarruf etmek amacıyla satın aldığınız kağıtlar, israfa neden olarak daha maliyetli bir tablo oluşturabilir. Bu yüzden fiyat/performans özelliğine dikkat etmek gerekir.

E-ticaretin avantajlı ve pratik oluşundan dolayı internet üzerinden alımların sıklaştığı günümüzde, ofis ihtiyaçlarını da internet üzerinden gidermek firmalara maliyet tasarrufu sağlamaktadır. Siz de oldukça sık kullanıma sahip fotokopi kağıtları için internet üzerinden alışveriş yaparak hem ihtiyacınızı karşılayabilir hem de yüksek harcamalardan kurtulabilirsiniz.

Gramajı 80 gr olan Navigator, Copier Bond, Target, Rey Copy ve Xerox markalarının fotokopi kağıtlarına ulaşabilir ihtiyacınız doğrultusunda A3, A4 ve A5 olmak üzere farklı boyutlardaki fotokopi kağıtlarını en uygun fiyatlarla satın alabilirsiniz.

Kalite ve fiyat avantajını baz alarak müşterilerine daima en iyiyi sunan AVANSAS üzerinden, paket ve koli olmak üzere iki farklı seçenekten ihtiyacınıza uygun olanı seçerek fotokopi kağıtlarını satın alabilirsiniz.

Farklı alışveriş sitelerinden fotokopi kağıdı alışverişi yaparken alışveriş tutarınıza kargo ücretinin de eklendiğine dikkat edin. Avansas.comda ise bedava kargo ve 1 iş gününde teslimat avantajıyla sipariş verebilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

22 Kasım 2015 Pazar

Venedik'te Bir Yahudi

Kitabın adını sevdim, arka kapak yazısını sevdim, üstelik kitap fuarında sadece 5 TL'ye satılıyordu, hiç düşünmeden aldım. İyi ki de almışım, çok beğenerek okudum Roberta Rich'den orijinal adı “The Midwife of Venice” olan Venedik'te Bir Yahudi adlı kitabı...

Yahudi'lere ait öyküler, özellikle İkinci Dünya Savaşı temalı olanlar hep ilgimi çekmiştir. Çoğu film hafızamdan silinir ama mesela Hayat Güzeldir ve Piyanist filmini unutamam. Bunun nedenini ben de çözmüş değilim. Bilemiyorum, Yahudilere ait hikayelerin dokunaklı oluşundandır belki, ama muhtemelen o hikayelerdeki estetiğin de etkisi olsa gerek! Nasıl desem, şimdiye kadar okuduğum ve izlediğim Yahudi temalı bütün filmler ve kitaplar çok kaliteliydi, özenli bir anlatımları vardı, karakterler çok ince işlenmişti, bu kitap da öyleydi.

Son dönemlerde malumunuz, herkes birbirini ötekileştiriyor. Şimdi kalkıp birileri bana “İsrail özentisi” falan der mi bilemiyorum, demesinler zaten! Zira sanat, edebiyat başka bir şey; bir hikayenin insanın yüreğine dokunması için okuyanla aynı dilde, aynı dinde, aynı ırkta yazılmış olması gerekmiyor ki! İşte bunu anlayanların sayısı çoğaldığında zaten savaşlar da azalacak...

Konumuza dönersek eğer, Yahudilerle ilgili izlediklerim ve okuduklarım arasında ilk kez bu kadar eskiye gittim. Kitap 1575 yılında, bir başka deyişle on altıncı yüzyılın ortalarında geçiyor. Venedik'te Yahudi Getto'sunda yaşayan ve ebelik yapan Hanna'nın ve O'nun Malta'da esir düşen kocası İsaac'ın hayatına dokunuyoruz kitabı okurken.

Getto, yani bir kentte azınlıkların yerleştiği bölüm; bir anlamda şehrin periferisi, yani kenar mahallesi... Kötü koşullar hakim ve bilinen en eski getto olan Venedik Gettosu dışında yaşayamıyor o dönem Yahudiler... Bu demektir ki, kitabı okurken romantik Venedik gondolları gelmiyor akıllara; aksine pislik içinde, sular yükseldiğinde kayganlaşan sokaklarında yürümenin zorlaştığı, hayatın zor olduğu, fakir bir bölge orası. Elbette şehrin zengin aristokratlarının yaşamı farklı. Onlar altın varaklı bardaklarından içiyor şaraplarını... Yıl 2015, değişen bir şey var mı diye sorası geliyor insanın... Bir yanda saraylar,, altın varaklı bardaklar, öte yanda yoksul kenar mahalleleri...

Venedik'te Bir Yahudi- Roberta Rich

Bir gece kapısı çalınır Hanna'nın. Soylu Hristiyan bir kont, doğum için zorlanan karısına kendisinin yardım etmesini ister. Bu bir risktir, zira bir Hristiyan çocuğunu bir Yahudi ebe doğurtamaz, engizisyon cezası vardır ucunda. Ve eğer bu duyulursa gettoda yaşayan bütün Yahudilerin yaşamı tehlikeye girecektir! Öte yandan, Hanna'nın esir düşen kocası Isaac'i kurtarmak için çok paraya ihtiyacı vardır... İşte böyle başlıyor hikaye...

Doğan bütün bebeklerin birbirine benzemesine rağmen, büyüdüklerinde aralarına giren sosyal sınıf farklarını, din tartışmalarını ve bütün bu suni ayrımların gereksizliğini sorguluyorsunuz hikayeyi okurken. Hele ki para ve unvan için insanların ne kadar vahşileşebileceğini gördüğünüz bölümlerde, kendinizi sanki orada, o gettonun, o pis kokan suları arasında buluyorsunuz ..

En sonunda da diyorsunuz ki, yani ben dedim ki, sevgiden öte bir şey var mı? Yok, tabii ki yok, ve asla yok...

Kitabı gerçekten çok beğendim; anlatım ve çeviri o kadar güzeldi ki, film izliyor gibi canlandırdım sahneleri gözümün önünde.

Bu arada Roberta Rich adlı yazarın ilk kitabı bu. Biraz araştırdım. Yazar, dilimize “Aşk Her şeye Rağmen, Bir Harem Masalı” olarak çevrilen, orijinali “The Harem Midwife” olan ikinci kitabında Hanna ve Isaac'i anlatmaya devam ediyormuş, üstelik kahramanlarımız hayatlarına Konstantinopolis'de devam ediyorlarmış. Buna çok sevindim, en kısa zamanda alıp okumalıyım devam kitabını... Çünkü Hanna ve Isaac'i sevdim ben..

Bir kitap maceramız daha sona erdi, bugünlük de benden bu kadar..
Kitaplı, okumalı-yazmalı bir pazar günü dilerim, sevgiyle...



Devamını Oku

20 Kasım 2015 Cuma

Paramı yönetebiliyorum, onun kölesi değilim!

İstediğimiz kadar romantik olalım, “iki gönül bir olunca samanlık seyran olur”'un nostaljik bir söylem olduğunu kabul etmek zorundayız. Çünkü beğensek de beğenmesek de biliyoruz ki dünya para ile dönüyor! Ve akıllı olanlar, paranın zaman zaman oynadığı tuzaklara gelmeyerek, onun kendisini esir almasına müsaade etmeden, parasının efendisi olmayı başarıyorlar. Tıpkı bizim Orçun gibi...

Paramıyonetebiliyorum.net'ten edindiği tecrübelerin Orçun'un hayatındaki yansımalarını görebiliyorum ben de. Bu siteden aldığı eğitimlerde altın değerinde şeyler öğrendi. Mesela artık parasını yönetenin hayatını da yönetebildiğinin farkında. Ki bence bir insanın alabileceği en önemli hayat tecrübelerinden biridir bu. Orçun şanslı, çünkü çok genç yaşta bunun farkına vardı. Diyeceksiniz ki, ne var bunu bilmeyecek! Evet biliyoruz belki hepimiz ama, bunu içselleştirebiliyor muyuz, daha da önemlisi yaşamımızda uygulayabiliyor muyuz?

photo from modwedding.com

Düşünsenize, başkalarına bağımlı olmadan yaşamanın tek mantıklı zemini var bu hayatta, o da ekonomik özgürlük! Yani şimdi Orçun her ay babasından para almak zorunda olsaydı, biriktirmeye başladığı güvenceleri olmasaydı, kendi kendine kararlar alabilir miydi? Alamazdı, zira kime borcu varsa o kişi Orçun'a akıl vermeye kalkardı... Ne sıkıntılı bir durum!  Oysa Orçun, hayatının henüz başlarında olan bir genç insan olarak, geleceğine dair kendine sağlam zeminler oluşturma yolunda çok güzel adımlar atıyor.

Bir bütçesi var, bütçesinin ötesinde artık birikim de yapmaya başladı. Gelirinin %10'unu direkt birikim hesabına yatırıyor her maaş aldığında. Evlenecek, kendisine yuva kuracak, kimselere muhtaç olmadan kendi alnının teriyle kurduğu yuvasında güzel günleri olacak...

Elbette hayat çok kolay değil. Ne kadar çok ve iyi eğitimler alırsanız, hayatınızdaki sürpriz zorluklarla mücadele etme gücünüz o kadar artıyor. Çünkü her eğitim, bilinç düzeyinin yükselmesi demek. İşte Orçun da paramiyonetebiliyorum. net  sitesinden aldığı eğitimlerle parasını yönetebilmeyi öğrendi. Eskiden olsa böyle şeylere gerek olmazdı belki, açardınız bir vadeli hesap, paranız orada birikirdi. Maaesef artık işler böyle yürümüyor. Orçun da bunu öğrendi, yani parasını çalışkan paraya çevirerek yatırım yapmanın inceliklerine vakıf oldu.

Son söz olarak diyorum ki, bazen insanın karşısına güzel fırsatlar çıkar. Güzel bir kitap, ne bileyim hayatınızı değiştirecek kaliteli bir film, iyi bir yazı... Okuduğunuz bir cümleyle silkinip kendinize geliverirsiniz, mucize gibi... Yani ille de çok paralar ödeyip “yaşam koçu”ndan dersler almanız gerekmez...

Paramiyonetebiliyorum nokta net de bizim Orçun'un karşısına böyle tesadüfen çıkmıştı.
Kim bilir, belki sizin, belki de anlatacağınız bir yakınınızın da böyle bir aydınlanmaya ihtiyacı vardır...
Şanslı ve bereketli bir gün diliyorum, sevgiyle...

photo from buzzfeed.com



Devamını Oku

19 Kasım 2015 Perşembe

Ayrılmaz İkililerim...


Geçenlerde gördüğüm bir Facebook sayfasında “kasım ve aşk ayrılmaz ikilidir, siz de söyleyin ayrılmaz ikililerinizi” diyordu. Çok hoşuma gitti, yazmaya başladım hemen...

Pazar kahvaltımda kaymak ve bal, sonrasında gazetelerim ve bulmacalar, mutfağımda sevgi ile yaptığım yemekler ve huzur veren kavrulmuş soğan kokusu, dumanı tüten tarhana çorbası ve olmazsa olmazı karabiber, mahallemdeki köşe ve o köşedeki laz bakkal... Sabah günaydını ve içten gelen bir gülümseme...

Aslında hayatımda vazgeçemediğim o kadar çok ikili var ki, hangi birini anlatsam diğerleri eksik kalıyor...

Mesela kitaplar ve onları yazan yürekler olmasaydı, filmler ve onları yaratan sinemacılar, resimler ve ressamlar, şarkılar ve müzisyenler, yani sanat ve incelmiş ruhlar olmasaydı yaşam ne kadar tatsız tuzsuz olurdu...

photo by Naman Verma, inseparable love

Sevdiğimiz insanlar ve onların bizi sarmalayan güven verici duruşları olmasaydı, özlemlerimiz ve kavuşma anlarının yaşattığı coşku, sevgi ve emek olmasaydı; her şeyin ötesinde ya ne yapardık aşık ve maşuk olmasaydı?

Yazdıkça şaşırıyorum; sanki hayat ikililer üzerine kurulmuş gibi! Bazen kendisine benzer, kendisini tamamlayan ikililer, bazen de zıtların bütünlüğü, olmaması gereken ikililer! Düşünsenize silahlar ve bombalar olmasaydı, kin ve nefret, ego ve bencillik, küfür ve hakaret, haset ve kıskançlık, entrika ve dedikodu olmasaydı; politika ve siyasetçiler olmasaydı mesela!

Hayat ne garip değil mi? Bir elmanın yarısı gibiyiz bir şeylerle, ama bazen elmanın yarısı ekşi, yarısı tatlı çıkabiliyor! İçimiz de öyle değil mi; hem iyiyiz, hem azıcık da olsa kötüyüz; hem uygarız, hem ilkel huylarımız var; hem akıllıyız hem biraz deli, biraz çılgın; bazen derviş gibiyiz, bazen ise dizginlerinden boşalmış kızgın bir boğaya benziyoruz, burnumuzdan çıkan dumanlarla...

Nereye gitti şimdi bu yazı? Ne güzel beni etkileyen ikililerden bahsetmeyi planlamıştım oysa başlarken... Çiçek kokusu ve bahar mevsimi, dışarıda yağan kar ve Adile Naşit'li Türk filmi, Fransızca şarkılar ve loş mum ışığı, vanilya kokusu ve anne muhallebisi, sardunyalar ve vita yağı tenekeleri, gülümseyen bir çocuk yüzü ve elinde tuttuğu pamuk şeker, eski zaman fotoğrafları ve o fotoğraflardaki tüllü şapkalı zarif kadınlar; gramafon ve Münir Nurettin'den eskimeyen bir şarkı...

Galiba bugün pembe gözlüğümü taktım yine, sözü size bırakıyorum, sevgiyle...


Devamını Oku