20 Ekim 2024 Pazar

Kşinev Gezi Hikâyem #6 – İkinci Gün, Müzeye Giremeyiş ve Parklar

Bugün günlerden 11 Ekim ve gezinin ikinci gününe ancak gelebildik.

Güne Başlayış

Ayak bileğimin sızısı ile uyanıyorum. Ağrı kesici merhemler bana mısın demiyor, üzerine basmak neredeyse imkânsız gibi. Eft yapıyorum el yordamıyla, ne olur diyorum, canım ayak bileğim diyorum, ne olur bugün de beni taşı… Yeni bir ülkeye gelmişken, biraz etrafı görmeme izin ver lütfen…

Şahane ev kahvaltısından sonra vakit biraz öğleni geçerken evden çıkıyoruz. Bilek bandajı takıyorum, neyse ki yanımda getirmiştim. Çantamda ağrı kesici merhem de var; çok sızlarsa süreceğim, yapacak bir şey yok artık; dayanabildiğim kadar… Tişört giyiyorum ama belime de ince montumu bağlamayı ihmal etmiyorum, ne olur ne olmaz.  Hava gerçekten harika. Yılın son sıcakları muhtemelen. Ağaç altları gölgeli, güneş gören yerler yaz gibi. Şehirde neredeyse insandan çok ağaç olduğu için dengeler mükemmel.

Müzeye Giremeyiş

Bugün hedefimiz Ulusal Tarih Müzesi’ne gitmek. Yine yolumuz Central Park’tan geçiyor. Kısa bir yürüyüşten sonra müzeye geliyoruz. Geniş merdivenlerle çıkılan büyük bir bina ve bahçesi de var. Dış kapıdan girişte, merdivenlerin başlangıcında yavrularını emziren bir kurt heykeli karşılıyor bizleri. Bizim “kurt partisi” buna ne der bilmiyorum. Destanlar ortak mı yoksa, hiçbir fikrim yok.


Bina gerçekten de heybetli. Önümüzdeki merdivenlerin tam da yarısını çıkmışken, müze bekçisi olduğunu tahmin ettiğim yaşlı adam “müze kapalı” anlamına gelecek şekilde kollarını çapraz yapıyor, muhtemelen Rumence bir şeyler söylüyor. İngilizce “Ne zaman açılacak?” diyoruz, anlamıyor. Yine bir şeyler anlatıyor kendi dilinde. Haydaaa! Sonra kapının camına asılmış yazıyı gösteriyor. Yazı da Rumence. İnternet de yok ki nasıl çevirelim şimdi? Wifi’ye bakıyorum bir umut. Evet müzenin internetine bağlanabiliyoruz, şifre falan istemiyor. Google Translate sağ olsun, fotoğrafını çektiğim yazıyı hemen çeviriyor.

“10 Ekim’de müzeye yapılan bomba ihbarı nedeniyle müzemiz 11.10.2024 tarihinde hizmet veremeyecektir. “

Peki yarın açık olacak mı?

Google Translate’e bunu yazıp gösteriyoruz yaşlı bekçiye, anladığı için seviniyor. “Evet” anlamına gelen hareketler yapıyor. Bir turist daha var, O da bizim gibi yazıp gösteriyor muhtemelen benzer soruyu.

Adam konuşamadığı için çok rahatsız olmuş demek ki, içeriden rehber olduğunu tahmin ettiğim birini çağırıyor. O kişi de bizlere Google Translate’ten öğrendiklerimizi tekrar ediyor. Tam dönecekken bu sefer müze müdürü olduğunu tahmin ettiğim, daha prezantabl, daha akıcı konuşan başka biri geliyor yanımıza ve dün bir bomba ihbarı olduğunu, aslında yapılan kontrollerde bir şey çıkmadığını ama prosedür gereği 24 saat hizmet veremeyeceklerini çok nazikçe ve güler yüzle anlatıyor. Ülkede gördüğüm en kibar kişi bu beyefendi olabilir… 

Cumartesi gezebilirmişiz müzeyi.

20 Ekim’de Moldova’da Avrupa Birliği’ne giriş için referandum ve aynı zamanda başkanlık seçimleri var. Buna engel olmak isteyen Rus yanlılarının provokasyonu olabilirmiş bu bomba ihbarı. Sonradan okuduğuma göre aynı gün bir üniversiteye de bomba ihbarı yapılmış.

Her şeyde bir hayır var diyorum, dün yakınından geçip vazgeçmiştik müzeye girmekten. Ya biz müzedeyken bomba ihbarına denk gelseydik! Ne panik olurduk kim bilir, anlamazdık belki de olan biteni… Şanslıyız demek ki…

Valea Morilor Parkı, 218 Basamak ve Küçük Prens


Madem müzeye giremedik, o zaman adına benim “Göllü Park” dediğim Valea Morilor Parkı’na gitmeye karar veriyoruz. Hazır hava da güzelken, ülkede görülmesi gereken önemli bir yere de gitmiş oluruz. Zaten meteorolojiye göre kalan iki günümüzün serin ve bulutlu, belki de yağmurlu geçeceğini biliyoruz.

Dinlene dinlene yürüyoruz parka doğru. Bileğim mi? Evet zorluyor, ama dayanmaya çalışıyorum. Ağrı eşiğim çok yüksek, farkındayım…

Geçtiğimiz yollar yine muhteşem. Devasa ağaçlar, şahane binalar… Şehrin her yeri mi böyle acaba? Sanki binaların arasına ağaç dikmemişler de ağaçların arasına bina yerleştirmişler gibi. Nihayet devasa bir binanın kenarından parka giriyoruz.

Ve evet bingo! Parka ve daha doğrusu göl kenarına inmek için bizi 218 adet basamak bekliyor!

Önce duraksıyorum, gözüm yemiyor. Ama bakıyorum merdivenler dik değil, basamaklar yirmişerli gruplanmış, arada dinlenecek geniş mesafeler de var. Üstelik aşağıda bizi nefis bir göl ve ormanımsı park bizi bekliyor.

İniyorum evet, kendime meydan okuyor ve başarıyorum!

Valea Morilor Parkı Tarihi

Yine komünizm zamanında 1950’lerde Lenin Komsomol adıyla bir dinlenme ve kültür merkezi olarak inşa edilmiş burası. Elleriyle kazımışlar gölü adeta, alet falan pek kullanmamışlar. Moldova bağımsızlığını kazanınca da tahmin edeceğiniz üzere parkın adı değişmiş. Bugünkü adı olan ValeaMorilor, Değirmenler Vadisi anlamına geliyormuş. Bu parktan 2009 yılında bir mamut iskeleti de çıkmış. Biz denk gelmedik ama diğer merdivenlerden yapay şelaleler de akıyormuş. 34 hektarlık alana yayılan  parkın dört tane de girişi varmış. Parkın içinde 6700 koltuk kapasiteli Avrupa’nın en büyük açık hava tiyatrosu da bulunuyormuş.

Bu Ruslar güzel şeyler yapmışlar zamanında, kim ne derse desin… Bugünkü yöneticisi kötü olabilir ama ben seviyorum eski zamanlarını. 

Sol tarafta pırıl pırıl bir göl, gölün yanında koşu ve yürüme yolu, sağ tarafta ise ağaçlar ve aralarında daha dar yollar… Sağdaki ağaçların arasına giriyoruz. Biraz ilerleyince küçük bir meydan ve yerde büyük bir satranç tahtası ile büyük büyük satranç taşları karşılıyor bizi. Etrafına izleyiciler için banklar konulmuş. Banklarda oturanlar var, bazıları gözlerini kapatmış doğayı dinliyor


Sincaplar ve Kargalar

Yine nefis ağaç kokusu geliyor burnuma. Oturup sızlayan bileğime merhem sürüyorum. Belki temiz havada azalır ya ağrısı, ha gayret...

Yürümeye devam ederken az ileride bir sincap görüyoruz. Kahverengi. Biraz daha yürüyünce siyah sincap geçiyor ağaçların arasından. Yerlerde meşe palamutları. Bir karga ağaca çıkıp ağzındaki cevizi yere atıyor, sonra inip bakıyor kırılmış mı diye. Kırılmadığını görünce tekrar konuyor dallara ağzındaki cevizle. İkinci kez tekrar atıyor yere. Gidip ayağımızla kırıyoruz cevizi ve atıyoruz karganın önüne. Keyifle yiyor kerata… Adeta belgesel sahnesi gibi bu gördüklerim, mest oluyorum.

Dönüşte o merdivenler nasıl çıkılacak peki? Bir banka oturup bileğime tekrar Naprosyn sürüyorum. Bu ilaç da süre süre etkisini mi yitirdi nedir? Zorluyor meret. Göl kenarında biraz daha yürüyoruz, köşede insanların fotoğraf çektiği şahane bir heykel var. 


Şık küçük bir popcorn arabası ve küçük pastalar satan daha önce de gördüğüm Sandra büfe… Yazın burada yüzüyormuş da insanlar, biraz yürüyünce yapay bir kumsal görüyoruz. Gölde bisiklet sürenler var, balık da tutuluyormuş. Şahane bir dinlenme alanı… Bizim  Abant  Gölü de böyle sakin kalabilirdi. Kim bilir ne kadar işletme, otel, kebapçı açmışlardır Abant'ın yanına... Ay ay ay, memleketim güzel de işte insanlarda sıkıntı var... Geçenlerde Zülfü Livaneli de söylüyordu, eğri oturup doğru konuşmak gerekirse bizim halkta var sıkıntı... Yalan mı? 

Merdivensiz Çıkış Yolu ve Küçük Prens

Bileğim kötü…

Tam bunu düşünürken bebek arabalı bir kadın görüyorum ve beynimde bir şimşek çakıyor. Evet ya, bu bebek arabası bu parka düz bir yoldan girmiş olmalı! Biraz daha yürüyelim bakalım, eğim de azaldı üstelik. Sanki yüksekten yol seviyesine indik gibi. Bu düşünceyle sevinirken aklıma daha önce okuduğum, bu parktaki gölün kanar korkuluklarından birinde konuşlanan mini minnacık Küçük Prens Heykeli geliyor. Tam bunu düşünürken sol tarafıma bakıyorum. Göl kenarındaki demir korkulukların üzerindeki topuzlarda bir değişiklik fark ediyorum. Üstelik gölle aramda neredeyse 5-6 metre uzaklık varken görüyorum bu detayı. Evet bu değişiklik de KüçükPrens’in heykeli değil miymiş…


 İşte mucize! Kocaman göl kenarında küçücük heykeli aklıma gelir gelmez görmek!  Çocuklar gibi seviniyorum. Moldova’nın en küçük anıtı kendisi. Sadece 11.5 cm yüksekliğinde. Memleketi B-162 asteroidi üzerinde duruyor üstelik.

Bir fotoğrafını alırız bu şeker şeyin bugünün anısına. Belki de bir mesajdır bu sürpriz bana evrenden, belki bileğimin sızısı da iyileşir!

Bonjour Cafe ve Merkeze Otobüs ile Dönüş

Biraz daha yürüyünce artık yol seviyesine iniyoruz, işte bebek arabaları buradan geliyormuş. Parkın başka bir caddeye çıkışı var. Böylece parkın düz girişini de bulmuş oluyoruz.

Bonjour Cafe ve başka kafeler görüyoruz.

Oturuyoruz Bonjour'a. Konsept yine aynı. Tatlı ve kısık sesli bir Fransızca şarkı. Küçük tahta masalar, ağaçtan ağaca asılan retro sarı ampuller… Geldiğimiz yoldaki sessiz ormanın yerini burada daha hareketli ve enerjisi yüksek bir şehir parkı havası alıyor. Lattelerimizi içiyoruz. 25- 30 Lei gibi ulaşılabilir fiyatlar herkese hitap ediyor. Koşanlar, patene binenler… Ama insan sesi yok. Yol kenarında bir kadın, kapalı plastik bir kabın içinde haşlanmış mısır satıyor sessizce. Bir küçük kız çocuğu önüne koyduğu oyuncaklarını satıyor. Bana da satmaya çalışıyor, “İngilizce biliyor musun?” diyorum, “No” diyor ve gülümseyerek “Bay baay” diyor.

Daha önce de söylemiştim, sokak köpeği sayısı çok az bu şehirde. Genelde insanların elinde birbirine benzeyen çok küçük ırklı köpekler var. Bonjour Cafe’ye konuşlanmış kahverengi, küpeli bir sokak köpeği görüyoruz. Kruvasan yiyenlerin yanına gidip kuyruğunu sallıyor. Profesyonel dilenci gibi hal ve tavırları. Hani olur ya, git dersin gitmez, bir şey versen de devamını isteyen profesyonel dilenciler vardır, aynı onlara benziyor. Verilen kruvasanı yiyor ama yine de uzaklaşmıyor. Meslek edinmiş sanki isteyip yemeği… Aç olduğundan değil de yaşam tarzı bu bence. Bohem köpek!

Burası da bu bölgenin parkı gibi. Lviv’den tanıdığım Lviv Vişne Likörcüsünün şubesini görünce çok seviniyorum, merkezde tiyatronun orada da vardı bir şubesi, mutlaka gitmeli…

Artık bileğim isyanlarda… Yürüyerek merkeze dönmem gerçekten de imkânsız. Gençten birine otobüs durağı soruyoruz. İleride Tik Tok Kebab’ın karşısında diyor. Bu kebapçı muhtemelen arap. Önünden geçince anlaşılıyor. Zaten kebap yerine kebab yazmış!

Büyük bir durağa geliyoruz. Bir kadına maps.me haritasından göstererek Stefan Cel Mare caddesine nasıl gideceğimizi soruyoruz. 4 Numara diyor. Biraz bekledikten sonra 4 Numaraya biniyoruz. İçerisi kalabalık. Yine bir biletçi var, elle para topluyor. Bu kadar kalabalık, üstelik arkadan ve ortadan binilen otobüste bu işi nasıl yapıyor, gerçekten anlamıyorum. İlk akşam kazıklamaya kalkan biletçinin aksine bu adam gariban birine benziyor. Bizi görmüyor nitekim. Para vermesek öyle ineceğiz. Ama elbette içim elvermiyor, adama işaret ediyorum ve bu sefer parayı tam veriyoruz. İki kişilik 12 Lei. Böyle şeylerden çok çekinirim ben. Yaklaşık 4 ya da 5 durak sonra iniyoruz Central Park’ın oralarda.

İkinci Akşam

Parkta hummalı bir hazırlık var. 14 Ekim Kşinev Azizler Günü hazırlıkları… Bu da bizim şansımıza, yine bir bayrama denk geldik. Meydana büyük bir sahne kuruluyor. Parkın girişinde saman balyaları, renk renk kabaklar, kilimler… Sanki tarım ağırlıklı gibi hazırlıklar. Park yine cıvıl cıvıl. Pent House Cafe’nin oradan bir müzik sesi geliyor. Geneli yaşlı bir grup insan neşe içinde dans etmekte. İçime mutluluk doluyor. Kadın kadına dans eden yaşlılar da var. İki erkek çocuk, birbirinden epey mesafeli de olsa el ele tutuşmuş dans ediyor. Bakıyorum bir örnek eşofmanlarının arkasındaki yazıya; Artvin Folklor Derneği… Demek bunlar da yarışmaya gelmiş ve dansçı oldukları için kaptırmışlar kendilerini müziğin ritmine. Kente şimdiden bayram havası hakim olmuş, coşku hissediliyor.

Ayağım fena…

Yavaş yavaş eve doğru yürüyoruz. Harika bir gün geçirmişiz. Göllü park, sokaklar, müzikler, içilen kahveler…

Evden getirdiğim ton balığı ve marketten aldığımız kestane mantarıyla yapacağımız makarna var menüde. Çok acıkmışım.

Bileğimin sızısından duramıyorum artık. Eve gelmek çok iyi oldu. C Müziği açıyorum televizyondan. Klasik müziklere klipler çekmişler, harika… Bir de sıcak çay ile…

Sonra internetten Kşinev Günü bayramının bu sene 13-14 Ekim’de iki gün kutlanacağını öğreniyoruz. Bu bir dini bayram ama konserler ve çeşit çeşit etkinlikler olacakmış. Tatilin bu zamana denk gelmesi gerçekten harika.  Amaa, yarın öğleden sonradan itibaren Stefan Cel Mare’de pek çok yol salı sabahına kadar kapalı olacakmış. Umarım pazartesi günü havaalanına gitmekte zorlanmayız…

ARKASI YARIN…

Kşinev yazılarının hepsi burada…

 


Devamını Oku

19 Ekim 2024 Cumartesi

Kşinev Gezi Hikâyem #5 – 31 Ağustos Caddesi, Sokaklar, İlk Günün İzlenimleri

Hâlâ günlerden 10 Ekim ve bu upuzun gün henüz bitmedi.

31 Ağustos 1989 Caddesi

Kşinev’in yeşil koridoru diyorlarmış bu caddeye. 1818 yılında yapılmış. Günümüzden iki yüz altı sene önce. O zamanlar kentin soyluları burada otururmuş. Aslında o zamanlar adı Kievskaya imiş. Rus romanından alıntı gibi, bence kulağa çok edebi geliyor bu isim. Bilirsiniz; şehirde önemli olaylar olduğunda hemen bir yerlerin ismini değiştirir o günün iktidarı. Bizde de Boğaziçi Köprüsü’nün adı 15 Temmuz olmadı mı? Ülkede onlarca sokağın, bulvarın, ne bileyim okulun adı 15 Temmuz yapılmadı mı… İşte 1989 yılının ağustos ayında da Kşinev’de binlerce kişi toplanıp Rumence’nin devletin resmi dili olmasını, Rus alfabesinden Latin alfabesine geçilmesini istemiş. Tahmin edeceğiniz üzere 31 Ağustos tarihinde bu dil yasası kabul edilmiş. Ne olmuş, Romen Dili Günü ilan edilen 31 Ağustos, bu güzel caddeye isim olarak verilmiş, hatta resmi bayram bile olmuş. Dil Bayramı…


Üç buçuk kilometre uzanan bir cadde burası. Gerçekten de gezmesi çok keyifli. Her iki tarafta yol boyunca bir ya da en fazla üç katlı binalar var. Binalar çok şık. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama yolun her iki yanını devasa ağaçlar süslüyor. Gökyüzü adeta yeşillerin arasında bir mavilik… Tek yönlü caddede, kaldırımda değil bakın, yol üzerinde, yaklaşık bir metre içerden sınır belirlemişler. Bisikletler ve bizdeki Martı benzeri elektrikli scooter’lar için. Arabalar bu bölmeye giremiyor. Cadde upuzun bu düzende böylece devam ediyor.

Belli ki şehrin zengin muhitlerinden burası. İtalyan terzi dükkânı, elçilik, şık restoranlar var. Önünden geçtiğim hiçbir restoran ya da kafeden dışarıya taşan müzik sesi duymuyorum. Müzik varsa da gerçekten de kısık sesli. Sessizlik ve şıklık çok etkileyici.


Diğer Rusya geçmişli ülkelerde gördüğüm gibi bu şehirde de kaldırımlar çok ama çok geniş. Neredeyse iki şeritli yol gibi desem abartmış olmam. Kaldırımların ortasında devasa ağaçlar var. Sokakta insan sayısı çok az. Çok ferah hissediyorum yürürken, içime gerçekten huzur doluyor. Karmaşadan, gürültüden, saygısızlıktan bunalan bünyeme bu dinginlik, bu saygı çok iyi geliyor. Bundan iki yüz sene önce birileri bu kaldırımları geniş geniş yapıp aralarına özenle ağaç dikmeyi ne güzel düşünmüş. Daha da güzeli ise, aradan geçen iki yüz seneye rağmen kimse de bu ağaçları kesip yolu genişletelim dememiş. Her şey nüfus ile de orantılı biraz… İnsan gerçekten özeniyor.

Sokaklarda yürürken yaşadığım ferahlık hissine paha biçilemez.


Gepgeniş kaldırımda yürürken yanımdan neredeyse kimseler geçmiyor. Binalar yüksek olmadığı için görüş alanıma giren  alabildiğince geniş gökyüzünü sadece ağaçların dalları kapatıyor. Kendime kuşbakışı bakabiliyorum. Bu evrende nasıl da küçük, ama bir o kadar da benzersiz ve değerliyim…

Yol boyunca küçük ve şık büfelerde “placinta” dedikleri çeşit çeşit börekleri, kahveleri, kekleri görüyorum. Vişnelisinin tadına bakacağım aç olduğum bir zaman. Benim gördüğüm “Sandra” adında büfeler ve “Bonjour Cafe” adında kafeler çok yaygın. Fransız tarzındaki Bonjour Kafeler ve İtalyan isimli şık büfeler şehre güzellik  katmış.  Bir kaç tane İtalyan restoranı da görüyorum.  Belki de şehrin turistik olmaması ve kendi içindeki doğal ritmini gözlemlemek bana çok iyi hissettiriyor.

Yerlerde sadece ağaçlardan dökülen romantik sarılı kırmızılı yapraklar var… Birkaç saattir bu caddeyi geziyoruz ama sanki bir şehri değil de kocaman bir parkı geziyor gibi hissediyorum. Yaşadığım bu duygular çok hoşuma gidiyor.

Bence şehirlerin üzerimize üzerimize gelmesinin en büyük nedeni kalabalık… Şehirde insan azsa, daha çok yol lazım olmaz; daha çok yol lazım olmazsa ağaçlar kesilmez! İnsan azsa iki katlı binaları yıkıp yerlerine çok katlı binalar yapmaya gerek kalmaz.  Ve elbette şehir dediğin rant değil, insan odaklı olmalı. Zamanında Rusların yönettiği şehirlerde gördüğüm ortak anlayış bu: Geniş yollar, geniş kaldırımlar, geniş meydanlar ve şahane parklar… Her şey insanın huzuru ve rahatı için organize edilmiş sanki.

Sokakta bir gelin
Moldova da 1917 Ekim Devriminden sonra kurulan 15 cumhuriyetten biriymiş zamanında. Moldova Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ymiş adı. 1940- 1991 arası böyleymiş. Sonra malumunuz Gorbaçov bir kararla birliği dağıtmış, bütün ülkeler bağımsız olmuş.

Bu ülkede de bazı şeyler sanki Sovyet döneminden beri hiç değişmemiş gibi. İnsanlar diyorum  da, Moldova’nın toplam nüfusu geçen yıl 2.49 milyonmuş. Başkent Kşinev’in nüfusu ise sadece 664 bin… Sakin yani, nüfus az.

Bizdekiler ise üç de yetmez dört çocuk olsun diye diye ülkeyi kalabalıklaştırma derdindeler. Hatta bu da yetmiyor, arap ithal ediyorlar. Neyse bozmayalım şiirsel gezimizi…

Akşam Pizza Keyfi

Parklarda gezerken ve caddeleri turlarken akşam oluyor. Gezginlerin tavsiye ettiği ve kentte pek çok şubesi olan Andy’s Restoran’a gitmeye karar veriyoruz. Puşkin caddesi üzerindekine gidiyoruz. İçerde çok hoş bir atmosfer var. Işıklar, çiçekler, vızır vızır dolaşan garsonlar, farklı bölmeler, çocuk oyun alanı, bar ve açık pizza mutfağı…

İçinde jambon, tavuk vs. olmayan tek seçenek Margarita. Vejetaryen pizza olsa onu denerdim aslında. Garson kız, siparişi elindeki elektronik alete yazdıktan sonra süreyi de söylüyor. 15 dakika… Bu sistemi nasıl oturtmuşlar bilmiyorum ama restoran çok kalabalık da olsa söyledikleri sürede sipariş geliyor. Üç kere gittik buraya hiç beklemedik.

Hayatımda yediğim en lezzetli pizza olabilir bu. Üzerine dökülen domates sosu hafif sulu; damağımda nasıl desem çok freş bir tat bırakıyor. Pizza piştikten sonra üzerine gezdirilen çiğ zeytinyağının tadı, fesleğen yaprakları ve domatesle birleşince nefis bir uyum ortaya çıkmış. Önceden yediğim margarita pizzalardan çok farklı geliyor lezzeti, çok beğeniyorum. 95 Lei gibi makul bir fiyata yediğim bu pizzadan çok hoşnut kalıyorum.


Nr1 Market ve Kasiyerin Kazığı

Nr1 marketler burada çok yaygın. Bizdeki üç harfliler gibi. Andy’s ‘in hemen alt katında büyükçe bir tane görüyoruz. Biraz sebze, makarna falan alıp çıkmadan önce bu ülkeye olan güvenimi sarsan ikinci kandırılma olayı geliyor başımıza.

Kasada bir kadın var, hafif toplu, orta yaşlarda. Aramızdaki konuşmaları duyunca kırık aksanıyla “Türk müsünüz?” diyor. “Evet” diyoruz, tabii insanın hoşuna da gidiyor ana dilinde hitap edilmek. Sarımsağı yanlış etiketlemişiz onu gösteriyor. Düzeltiyor. “Gerisi doğru, aferin” diyor, gülümsüyoruz. Kasaya gelmeden önce sebzeleri dijital tartıya koyup ekrandan sebzenin cinsini seçerek etiket yapıştırma işi self servis, bizim bazı marketlerde de var bu uygulama. Biz soğan ile sarımsağı karıştırmışız. Dili anlamadığımız için resimlere bakarak yapmıştık. Kadın kasadan malzemeleri geçirirken “Türkiye’ye gittiniz mi?” diye soruyorum. “Çalıştım orada” diye yanıt veriyor. Bu arada para üstünü uzatıyor, katakulliye getirip fiş falan da vermiyor. Biz de dalıp gidiyoruz. Tam kapıdan çıkarken para üstünü 50 Lei eksik verdiğini fark ediyoruz. Fiş olmasa da dijital ekrandan kaç para yazdığını görmüştük. Kasaya geri dönüyoruz. Kadın bu arada diğer müşterilerle meşgul olmaya devam ediyor, "bekleyin" diyor. Çaktığımızı anladı tabii, kim bilir içinden “Tüh, yemediler” diyordur! Para üstünü gösterip fişi istiyoruz. Bizi lafa tutarken vermediği fişi buluyor, koçanda birkaç müşteri geride sadece. Demek ki başkalarına da fiş vermemiş. Fişe ve para üstüne bakıyor ve “Kusura bakmayın, yanlışlık yapmışım” diyor. 50 Lei’imizi alıyoruz. Ben de saf saf sevinmiştim Türkçe biliyor diye… Meğer kazık atmak için konuşmuş ve lafa tutmuş. Nasıl da profesyonel yaklaştı, hiç renk vermedi. İyi ki erken uyandık, eğer yarım saat sonra gitsek muhtemelen inkâr edecekti. Hem biletçinin hem de bu kasiyer kadının yüzlerinin hiç kızarmaması ise bunu ilk kez yapmadıklarının kanıtı bence.

Birinci kazığı belediye otobüsünde atmaya kalktılar, ikincisini de markette!

Bu iki olaydan sonra Moldova esnafına, çalışan halkına olan güvenim neredeyse sıfıra iniyor. Hayal kırıklığı tabii ki. Başkaları adına utanmak, aptal yerine konulmak, cebimizden paramızın bir nevi çalınması…Bizim kazıkçı Kapalıçarşı esnafının gözünü seveyim.

 Para üstünü aldıktan sonra dış kapıda mırıl mırıl şarkı söyleyen tatlı yaşlı kadına 5 Lei vererek yüzündeki gülümsemeyi izliyoruz sonra. Kasiyerin atmaya çalıştığı kazığa bak, bir de şarkı söyleyerek para toplamaya çalışan bu yaşlı kadına bak… Hayat gerçekten de çok acayip.

Bu Sokak Türk Halkından Armağandır!

Dönüşte “Eugen Doğa Sokağı” adı verilen, girişinde “Bu Sokak Türk Halkından Armağandır” yazan, yerleri piyano tuşları gibi, iki yanında şahane kafelerin ve restoranların olduğu ışıklı sokaktan geçiyoruz. Bu ne yaman çelişki…

Ben, Türk halkının bir ferdi olarak böyle bir hediyeye onay verdiğimi anımsamıyorum. Sizler anımsıyor musunuz? Benim adıma kim niye vermiş ki böyle pahalı bir hediyeyi?

Madem bu ülkeyi çok seviyor ve hediyeler veriyoruz, neden ülkeye girişte bizleri sorgu odalarına almalarına göz yumuyoruz? Var mı buna bir yanıtınız sayın yetkililer? Kendi kendime sorup duruyorum işte… Hediye sokak yaptığımız ülkenin kasiyeri, Türk olduğumuzu duyunca, üstelik Türkçe konuşarak bizi neden kazıklamaya çalışıyor? Yoksa sevgimiz tek taraflı mı? Ezik miyiz biz yahu, ezik miyiz? Hadi bakalım birileri versin bu sorunun cevabını…

Birinci Günün Sonu

Hava biraz serinledi ama ısırmıyor. Eve doğru yürürken küçük barların önünden geçiyoruz. Çok yoruldum, bara uğramayı değil bir an önce gidip ayaklarımı uzatmayı istiyorum. Hafta içi 23-24’de her yer kapanıyor zaten. Gece sessiz…

15554 adım atmak beni epey yordu. Bir aydır üzerine basınca ciddi ciddi sızlayan sol ayak bileğim gerçekten acı eşiğinin sınırlarında şu an. Ağrı kesici Naprosyn melhem sürüp hemen uzanıyorum. Dokuzuncu kata arada gelen ambulans sesleri haricinde başka çıt yok şehirde. Gün güzel bitiyor, ayağım lütfen iyileşsin…

ARKASI YARIN…

Kşinev yazılarının hepsi burada

   


Devamını Oku

18 Ekim 2024 Cuma

Kşinev Gezi Hikâyem #4 – İlk Kahvaltı, Parklar, Yine Parklar

Kşinev’in ilk gününden selamlar. İşte nihayet farklı ülkenin, farklı bir şehrinde yeni bir sabaha uyanıyorum.

Kşinev’de İlk Kahvaltı

Ne kadar şanslıyız ki bizim evin altında iki tane market var. Marketler de gayet şık. Su, ekmek ve biraz yiyecek alıyoruz.

Benim kahvaltıda olmazsa olmazım zeytindir. Daha önceki yurt dışı deneyimlerimde marketlerden aldığım zeytinler, yağları alınmış, lezzeti kalmamış, bildiğiniz erik gibi şeylerdi. Bu nedenle vakumlanmış zeytinlerimi özenle evden getirdim. İyi ki de öyle yapmışım. Nitekim, marketteki zeytinlerin tipini beğenmiyorum. Bazı lezzetler bence insanın kodlarına doğduğu yerle birlikte işleniyor. Mesela insanın çocukken annesinin yaptığı tarhana çorbasının lezzetini unutamaması ve o çorbada hep aynı lezzeti araması gibi. O yüzden memleketimin zeytini önemli. Bir de bal getirdim küçük bir kavanozla. Bu ülkenin balının meşhur olduğunu, iki gün sonraki bayram stantlarında fark edeceğimi bilemezdim. Okuduğum hiçbir Kşinev yazısında, izlediğim hiçbir videoda baldan bahsedilmiyordu. Siz gelirseniz buralara, Kşinev ballarının tadına bakabilirsiniz. Benim bu gezide kahvaltı eşlikçim Köyceğiz balları efendim…

Tiflis’te bir türlü damak lezzetine uygun kahvaltı bulamayışımızın anıları henüz taze iken, riske girmeden evden birkaç kahvaltılık getirmek bu şehirde gerekmeyebilirmiş aslında ama, yine de güzel oldu.

Buranın peynirleri ve tereyağı da güzelmiş; ben yemesem de yiyenler test ediyor ve onaylıyor. Yani kahvaltı konusunda sıkıntı yaşanmayacak bir ülke burası.

Marketten aldığımız ekmekle sofra tamamlanıyor. Ekmek güzel, taze olmasına rağmen dağılması tek kusuru. Evden getirdiğim sallama çay da var, daha ne olsun…


Söylemeden geçemeyeceğim. Kahvaltının yıldızlarından bir diğeri de Yunan Yoğurdu. Kremamsı bir dokusu var, süzme yoğurt gibi ama daha yumuşak. Yunanlılar bildiğimiz yoğurdu “Greek Yoghurt” diye gayet güzel pazarlıyorlar. Türk yoğurdu diye bir markamız yok bizim bildiğim kadarıyla. Dünyaya pazarladığımız tek gıda ürünü "döner" sanırım. Onu da neredeyse Almanlara kaptırmak üzereyiz. Bir de Efes var hakkını yemeyeyim; gittiğim her yerde gururla karşılaşıyorum kendisiyle…

Kahvaltı benim en sevdiğim öğün. Ülke çapında pıtrak gibi kahvaltı salonları açılmadan önce ve kimseler “Kahvaltının mutlulukla ilgisi olmalı…” şiirini bilmezken de, ben Cemal Süreya’yı çok sever ve başka şiirleri gibi bu şiiri de ezberden söylerdim.

Bu kadar kahvaltı güzellemesi yeter bence.

Günlerden 10 Ekim, hava 23-24 derece gibi, şahane. Bir tişört bir svetşört ile dışarıya çıkabiliriz artık.

Parklar, Parklar, Parklar…

Evden çıktıktan sonra sola dönüp biraz yürüyünce yolun solunda Katedral Parkı, sağında da devasa Stefan Cel Mare parkı var. Seç, beğen, gez, dolaş… Ohh mis gibi. Sol tarafta çiçekçi dükkânlarının arkasındaki Katedral Parkı’na giriyoruz. 


İnsan sesi yok, sadece kuş sesleri…Parkın içinde geniş yollar var. Ben diyeyim yüz yaşında, siz deyin iki yüz yaşında dev gibi ağaçlara hayran oluyorum. Öyle uyduruktan bodur ağaç değil bunlar. Gökyüzüne uzanan dalları, dev gibi geniş cüsseleriyle ağaçların atası gibiler. İnsanın içinden yaşlı birine duyar gibi saygı duymak geliyor.


Parkın içindeki katedrale giriyoruz. Bazıları ibadet ediyor, bazıları ise fotoğraf çekiyor. Ben de bir mum yakıp içimden iyi dilekler geçiriyorum. Girişte kimse başörtüsü için zorlamıyor. Bazıları örtmüş başını ince bir eşarpla, bazıları ise örtmemiş. Ben yine de saygımdan svetşörtümün kapşonunu kafama geçiriyorum.



Stefan Cel Mare Central Park

Kşinev’in merkezinde 17 dönüm alana yayılmış bir park burası. Parkta tam 50 tür ağaç varmış. Wikipedia’ya göre akasya ağaçları 130 ile 180 yaş arasındaymış. Yani ben doğru tahmin etmişim yaşlarını. Wikipedia, parkın 1818 yılında Rus askerî mühendisleri tarafından düzenlendiğini söylüyor. Kim ne derse desin bu park işini Ruslar iyi biliyormuş zamanında. Parklar ve içinde heykeller özellikle. Gittiğim Rus etkisinde kalmış şehirlerde en çok bu ikiliye bayılıyorum.

 Central Park’taki heykeller de muhteşem. Ünlülerin büstleri haricinde telden yapılmış bu anne çocuk heykeli de çok etkileyici.


Parkın içinde Puşkin de dahil olmak üzere Moldova edebiyatındaki önemli yazarların ve sanatçıların heykellerinin olduğu klasikler sokağı var. Puşkin, sürgünde geçirdiği yaklaşık 3 yıl içinde bu parka sıkça gelirmiş.

Parkın dışında da meşhur Stefan Cel Mare’nin heykeli bulunuyor. Bugün çekerim, yarın çekerim derken fotoğrafını çekmeyi ihmal etmişim bu Moldova kahramanının. Daha doğrusu büyülenmiş gibi ağaçlara bakmaktan, o unutamayacağım ağaç kokularını içime çekmekten elim gitmemiş.

Peki kim bu Stefan Cel Mare? Stefan Cel Mare, Büyük Stefan demekmiş. 15. Yüzyılda yaşayan Ştefan’ın, Osmanlı ordularını tam kırk kere yendiği rivayet ediliyor. Moldova’nın en önemli kahramanı kendisi. Romanya’da da pek çok caddede ismi geçiyormuş. Osmanlıya karşı en uzun süre direnen kralmış. Meşhur Kazıklı Voyvoda’nın da kuzeniymiş aynı zamanda. Kılıcı da bizim Topkapı Sarayı’ndaymış bu arada. Adamı yenemedik, bari kılıcını mı alalım demişiz acaba? Madem hep Osmanlıyı yenmiş bu Ştefan, kılıç bize nasıl geçmiş? İşte bu soruların cevaplarından ne güzel filmler yapılır diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Park gerçekten muhteşem. Kenarına ışıklı şık bir yol yapmışlar, bir ressam resimlerini sergiliyor.

Şeffaf naylondan estetik görünümlü küre şeklinde çadır gibi şeyler var parkın girişinde. Kafe desen değil, ama ne? Yakından bakınca anlıyorum ki bu şık çadırların içinde kedi-köpek sahiplendiriyorlar. Sokaklarda, özellikle akşamları bir iki tane küpeli köpek gördüm ama kediyi sadece daha sonra anlatacağım Puşkin Müzesi’nde gördüm. Dolayısıyla parklar güvercinlere, kargalara ve değişik kuşlara kalmış adeta.


Güvercinler çok güzel. Grisi var, simsiyah olanı var, beyazı var; hatta grili beyazlı, kahverengili süslü renklerde olanları da var.

Hafta içi olmasına rağmen pek çok insan banklarda oturuyor. Çoğunun elinde kartondan aynı renk kahve bardağı var. Sonradan anlıyorum ki bu kahveleri şehrin gittiğim bütün parklarında gördüğüm Bonjour Cafe’lerden almışlar. Bu Bonjour Cafe’lere ben de gittim, sonradan anlatırım; gerçekten çok şık ve ekonomik kafeler. 25-30 Lei’ye parkta kahve alıp içmek, Kşinev sakinleri için sıradan bir şey. Bizde kafede kahve içmek de lüks oldu biliyorsunuz.

 Parkın içinde bir yerlerde sokak şarkıcıları çok yüksek olmayan sesle şarkılar söylüyor. Elinde telefonla sesli sesli konuşan birilerini hiç görmüyorum.

Bu parklarda ben en çok kokuyu seviyorum, doya doya içime çekiyorum. Ağaçlardan, bir yerlerden de tanıdık gelen nefis bir koku yayılıyor. Gerçekten büyüleyici.

Parkın bakımına canlı şahit oluyorum. Bir adam, vinç ile yaşlı bir ağacın dallarını buduyor. Küçük bir kamyonet geçiyor; içinde toplanmış, yere dökülen sarı kızıl sonbahar yaprakları… Biraz ileride kadın işçiler, toprağı kazarak havalandırıyor. Yaşlı ağaçların aralarına yeni fidanlar dikmişler… Değer verdikleri park, özenle bakım görüyor ve tertemiz.

Yerlere dökülen meşe palamutları ve kuş cıvıltıları…

Arada ambulans seslerini duyuyorum sadece. Çünkü şehir gerçekten sessiz. Korna sesi ya da konuşan yüksek insan sesi duymuyorum. İçime huzur doluyor.

Bu Central Park bence sadece park değil, aynı zamanda meydan gibi. Çünkü akşam 5’ten sonra kalabalık halde insanlar geçiyor parkın içindeki bazı yollardan. Belli ki otobüsten inmişler, parktan geçerek evlerine ya da başka bir otobüs durağına gidiyorlar.

İnsanın ruhu okşanmaz mı ya, işten dönerken böyle bir parktan geçse…

Bu ülkeye gelirken tarihî veya turistik fazla bir şey göremeyeceğimi biliyordum. Bildiğim diğer bir şey ise çok yeşil olduğuydu.

Parkları gezmek için başka bir ülkeye gitmeyi istemek nasıl bir yeşil özlemidir…

Neden bizi betona buladınız ey ruhsuz yöneticiler!

Ve gezimin ilk gününün ilk yarısından hissettiğim şu:

Kşinev; tahminimden daha modern, daha güzel, daha sessiz, daha bakımlı, çok yeşil güzel bir şehirsin sen.

 İyi ki gelmişim…

ARKASI YARIN…

Kşinev yazılarının hepsi burada

   


Devamını Oku

17 Ekim 2024 Perşembe

Kşinev Gezi Hikâyem #3 – Otobüste Kazık, Eve Giremeyiş

Kşinev Gezisi yazı dizisi güya bu. Ama hâlâ esas konuya gelemedik. Türlü türlü macera level’larını atladıktan sonra açılıyor demek ki oyunun perdesi, hadi hayırlısı bakalım.

Otobüste Kazık Atmaya Çalışan Biletçi

Hiç de geniş olmayan futbol kültürüm ile diyorum ki;

Dakka bir, gol iki!

Gelmeden önce internette yaptığımız araştırmalardan otobüste biletçilerin olduğunu, nakit para topladıklarını ve fiyatın da 6 Lei olduğunu biliyoruz. Allahtan biliyoruz, yoksa ülkeye adım atar atmaz dolandırılacaktık. 

Siz siz olun, bir yabancı ülkeye gitmeden önce azıcık araştırma yapmayı aman ihmal etmeyin! 

Sosyal mesajımı da verdiğime göre anlatmaya devam edebilirim.

Otobüs fazla kalabalık değil. Gazeteci çocuklar arkaya oturuyor, biz de öne oturuyoruz. Biletçi, tam filmlerdeki tiplerden. Kısa boylu, kulağında kulaklık, kıvrak hareketli.  Hem para topluyor hem de telefonla konuşuyor. Daha önce belki söylemişimdir; ben insanlara bakınca ya severim ya sevmem. Sezgilerim bu konuda güçlüdür, genelde de yanılmam. Bu biletçide de tabiri caizse tam bir “köylü kurnazı” tipi görüyorum, bence güvenilmez birisi.

Biletçi adama 50 Lei uzatıyoruz, “iki kişilik” olduğunu el kol işaretiyle anlatıyoruz. O da telefonla konuşurken bir taraftan da bize “ok, ok” diyor. Sanırsın İzmirli iş adamı! Öyle meşgul ki, bize ayıracak bir saniyelik bile vakti yok. Kâğıt bileti ve para üzerini hızlıca uzatıp cep telefonuyla konuşmaya devam ederek arkaya doğru yürüyor.

Ülkeye adım atalı yarım saat olmuş, daha birbirine benzeyen paralarını doğru dürüst tanımıyoruz. Allahtan arkadaşım bu konuda çok dikkatlidir. Para üstüne bakıyor, yüzünün ifadesi değişiyor. Anlıyorum ki bir terslik var.  Peşinden gidiyor biletçinin, para üstünü gösteriyor, biletçi sanki hiçbir şey olmamış gibi yine “ok, ok” diyerek arkasını dönüyor. Bu arada yan tarafımızda oturan lise öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim genç, durumu anlıyor ve bize yardım ediyor. Arkadaşımla birlikte biletçinin yanına gidiyor, ona bir şeyler söylüyor ve biletçinin eksik verdiği 30 Lei’yi geri alıyoruz. Köylü kurnazı biletçimiz bize 38 Lei vereceğine sadece 8 Lei vermiş meğer… Sorgu odasından sonra bir de bu çıktı başımıza! Öğrenciye çok teşekkür ediyoruz. O olmasa belki de derdimizi anlatamayacaktık biletçiye. Aradan beş dakika geçiyor, bu sefer arkadan bizim gazetecilerden biri geliyor biletçiden para üstü almaya. Meğer onlara da eksik vermiş… Tamam dünyanın pek çok ülkesinde maalesef turiste kazık atılıyor; taksilerde, dükkânlarda… İyi de bari bunu bir kamu hizmeti olan otobüste yapmayın!

Demek ki bu ülkede gözümüzü dört açmamız lazım diyorum. 

Yaklaşık yarım saat sonra son durakta iniyoruz. İşte geldik meşhuur Stefan Cel Mare Bulvarı’na…  İnternet olmadan GPS yardımıyla çalışan şahane uygulama maps.me’den, Kşinev haritasını gelmeden önce indirmiştik. Tiflis’te çok işimize yarayan bu uygulama nedense burada çalışmıyor. Neyse ki evin durağa yakın olduğunu biliyoruz. Bir süre daha çalışmayan maps.me nihayet kendine geliyor da rahatlıyoruz. Lütfen artık aksilik olmasın! Parkın kenarındaki geniş, tertemiz kaldırımdan yürüyoruz. Park gerçekten de muhteşem görünüyor. Ağaçların heybeti büyüleyici. Bu ağaçlar yüzlerce yıllık gibi…

Eve Giremeyiş

Turist olmak, sürprizlerle karşılaşmak demek tamam da; bu kadarı da fazla değil mi? İlgili ve detaycı ev sahibimiz Radu, gelmeden önce bize apartman girişindeki Airbnb kutusundan anahtarı nasıl alacağımızı madde madde yazmış, evdeki wifi şifresini de vermişti. Evin kapısının arka tarafta olduğunu, önünde hiç yerinden oynamayan eski bir araba olduğunu bildirmiş, hatta fotoğrafını da çekip göndermişti.


Buraya kadar her şey güzel. Evin lokasyonu şahane, parka çok yakın, temiz ve bakımlı bir muhit. Ev sahibinin dediği talimatları uygulayarak dairenin anahtarını kolayca çıkarıyoruz kutudan. O da nesi? Metalden kapı üzerinde şifre girilecek bir ekran var, başka da bir şey yok! Kapı metalden, üzerinde kapı kolu falan da yok. Şimdi ne olacak? Acaba Airbnb kutusuna yazdığımız şifreyi mi girmemiz lazım? Deniyoruz, olmuyor.

İlk akla gelen nedir bu durumda? Herhangi başka bir dairenin zilini çalıp yardım istemek değil mi? İyi de apartman girişinde zil de yok! Gece saat 23’ü geçiyor, etraf karanlık, sokakta kimseler yok. İnternetimiz de yok ki, ev sahibini arayalım…

Eh be Radu! Gelmeden önce her şeyi detay detay yazdın da neden bu aşamadan bahsetmedin ki! Biz alışık değiliz bu tip anahtarlara!

 Hafiften geriliyoruz, şimdi ne olacak? İnternet bulup Radu’ya ulaşmaktan başka çare yok, iyi de nasıl?

Tam bunları düşünürken, karanlık yoldan bir kadın geliyor ve kapıyı açıyor. Mucize gibi… Peki nasıl açıyor kapıyı? Meğer anahtarın ucundaki bizim anahtarlık sandığımız yuvarlak şey, dış kapının elektronik kilidini açıyormuş. Yani o yuvarlak silikonumsu anahtarlık gibi şeyi  şifre ekranının altına dokundurmak gerekiyormuş!

Soğuk terler döküyorum resmen. Kadına gülümseyerek çok çok teşekkür ediyoruz. Bence o kadın kesinlikle efsanelerde bahsedilen Hızır’dı. Hani kul sıkışınca yardıma gelen Hızır. Mucize gibi tam zamanında çıkıp geldi… O kadın olmasaydı ne yapardık gerçekten bilmiyorum. Apartmanın içi eski, koyu maviye boyanmış… Daracık, bence Sovyet zamanından kalma, zemininde ahşap görünümlü muşamba kaplı, aynası olmayan asansöre binerek dokuzuncu kata çıkıyoruz… Nihayet Kşinev’deki evimize kavuşma vakti geldi…

Evin içi şahane görünüyor. Tertemiz, ferah ve her şey yepyeni. Zarif porselen takımlar, şık kadehler. Güzel bir fırın, ocak, eskitme mobilyalar, dekoratif süsler… Bol bol çekmece ve dolap… Kapının girişindeki dolabın üzerinde bir ziyaretçi defteri, güzel notlar… Ev sahibimiz misafirlerinin konforuna belli ki önem veriyor. Banyoda makyaj pamuğundan dikiş kutusuna, kaliteli şampuandan nemlendirici losyona, tıraş köpüğüne kadar her şey var. Mutfak dolaplarına makarnadan baharata, sallama Lipton çaydan Mahmood marka Türk kahvesine kadar pek çok şey bırakmış. Gerçekten bu kadarını beklemiyordum. Daha önce Lviv’de ve Tiflis’de de Airbnb evlerinde kalmıştım; azıcık sabun ve küçücük bulaşık deterjanı haricinde bir şey yoktu o evlerde. Dolaplarda pek çok havlu ve hiç kullanılmamış terlikler… Şıkır şıkır çalışan internet… Ev bu haliyle huzur veriyor. Ama maalesef bu saatte açık tek bir market bile yok, çünkü saat gece 23’ü de geçti. İyi ki bavula ne olur ne olmaz diye iki tane yarım litrelik su atmışım… Kendimi gerçekten tebrik ediyorum.

Bu kadar maceradan sonra kahve yapacak bile halim kalmıyor. Kraker, su atıştırıp dinleniyorum. Sabah tatil tam anlamıyla başlayacak...

YARIN DEVAMINDA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

Kşinev yazılarının hepsi burada

   


Devamını Oku