18 Ekim 2020 Pazar

Corona-10-Pandemi Günlerinde Tekstil Firması Çalışanı Gözünden Bir Şeyler...

En son ağustos ayında yazmışım. O günden bugüne neler oldu neler, maydanozlu köfteler…  

Mart ayında herkes koronadan korkarken, bütün işyerleri bir bir kapanırken, biz yani tekstil sektörü çalışanlarının çoğu cengaver gibi işe gitmeye devam ettik. Sokağa çıkma yasakları döneminde özel izinlerimiz vardı sağlık bakanlığından. Hey gidi hey! Yolda polis çevirince kırmızı naylon dosyayla taşıdığımız izinlerimizi gösterip havalı havalı boş sokakların tadını çıkarıyorduk. Şimdilerde en iyi ihtimalle 78 dakikada gittiğimiz işe, o zamanlar 20 dakikada gitme rekoru kırmışlığımız bile var.  Hem de E-5’den!

 Çünkü o dönem markaların siparişleri aniden kesilmiş, çoğu tekstil firması gibi biz de ayakta kalmak için eskiden hiç bilmediğimiz maske, tulum ve medikal önlük işlerine girmek zorunda kalmıştık. Halen de o işler devam ediyor. Sekiz ay öncesinde  meltblown, spunbond nedir bilmezken, şimdi üç katlı cerrahi maskeleri uzaktan gördüğümüzde bile kalitesini anlar hale geldik. Ne değişim ama…

İlk zamanlar maskelerde tel bile yoktu. O furyada bizim gibi en doğrusunu yapmak için olayı öğrenmeye uğraşan, araştıran, akreditasyon laboratuvarlarından onay almaya çalışan, sağlık bakanlığı havuzuna girmeye uğraşan firmalar değil de, merdiven altı üretim yapan küçük atölyeler vurdu voliyi. Normalde "full ultrasonik" makinelerde el değmeden üretilmesi gereken maskeleri pis koşullarda dikişle yaptılar! Üstelik basit bir dikiş operasyonunu fahiş fiyatlara satan “cahil ama kurnaz” atölye sahipleri, bir ay içinde altlarına son model cipleri çekip sınıf atladı!. Bir dönem” bavul ticareti yapıyoruz” diye Rus pazarına çöp gönderen kurnazlar vardı ya o hesap… Bizim gibi pek çok firma serbest bölgeden bile ihracat izni alamazken bu adamlar, bu pis maskelerin -artık arkalarında nasıl  dayıları varsa-  Avrupa’ya konteynır konteynır ihracatını yaptı!. Neyse ki olayın ilk şoku atlatıldı ve Avrupa ülkeleri standartları sorgulamaya ve malları geri göndermeye başladı da, bu adamların önü biraz kesildi! Ama ne milyonlar döndü o havuzda, akıllara zarar! Fırsatçılar iş başındaydı anlayacağınız. Birileri ölümle pençeleşirken, birileri de bu sayede cebini dolduruyordu vicdansızca.

 İlk zamanlar Sağlık Bakanlığının Ushaş adlı kuruluşu, maske ve tulumları belirli fiyata satın alacağını söyledi ve ihracatı yasakladı. Düşününce bu mantıklı geliyordu sanki kulağa.  Ülkenin ihtiyacı varken niye ihracat yapılsın! Seferberlik bir nevi… Ama sonuçta ortaya çıkan tablo farklı oldu ne yazık ki.

 Bizim gibi ayakta kalmaya çalışan tekstil firmaları bu gelişmeye umut bağladı. Malzeme ve makineye yatırım yapıp milyon adet üretime başladık. Öyle ya, devlet kuruluşu ile sözleşme yapılmıştı! O dönem hiç unutmuyorum; iç piyasada maske satışı yasaktı, insanlar maske bulamıyordu ama biz ülke olarak İngiltere’ye Amerika’ya oraya buraya medikal malzeme yardımı yapıyorduk! Bu da tarihin tozlu sayfalarında kayıtlara geçecek elbette!

İlk bir iki sevkiyatta Ushaş aracılığı ile üretici firmalara ödeme yapan devlet, aniden karar değiştirdi. Basında cılız bir iki haberle geçiştirilen değişiklik şöyleydi:

 Artık USHAŞ bu işlere karışmayacak. DMO, yani devlet malzeme ofisi devreye girecekti. İyi güzel! Ama değişiklik bununla  da kalmadı. Artık devlet, medikal malzemeye para ödemeyecekti! Devlete hibe vermek zorundaydık ürettiğimiz ürünlerden.! Peki ama nasıl olacaktı bu iş! Devlet hibe karşılığı ihracat izni veriyordu. Yani bir maske devlete ver, üç tane ihracat yap! 1 tulum devlete ver, üç tane sen ihracat yap!

Peki ya ihracat müşterisini nereden bulacaktık! Üstelik hibe maliyeti, dünyadaki rekabet gücümüzü de zora sokmuyor muydu! Devlet ihracata izin vermediği dönemde uluslararası piyasalar kendi dengesini çoktan bulmuştu! Portekiz, Bulgaristan, Çin milyon milyon adetleri üretip dünyaya sevk etmeye başlamıştı zaten. Geçmiş olsun! Tekstil firmaları yeni bir darbe yedi böylece.

 Eğer başta ihracatın önü kapatılmamış olsaydı,  ülkenin cari açığına büyük katkı sunacak kadar çok maske, tulum önlük siparişi vardı Avrupa ve Amerika’dan… Ne yazık ki süreç iyi yönetilemedi ve bu fırsat kaçmış oldu.   

Peki ya bizim gibi orta ölçekli firmaların Ushaş'a satmak için ürettiği stoklar ne olacaktı? İhracat müşterisi olmayanlar ne yapacaktı? Zararına, maliyet fiyatına kapattı büyük firmalar bu ürünleri. Büyük balık küçük balığı her zamanki gibi yuttu sizin anlayacağınız! 

İşte bu dönem sayesinde, kapitalizmin bildiğim ama pek de karşılaşmadığım diğer bir yüzünü daha yakından tanıma olanağı buldum.

 GÜNÜMÜZ KAPİTALİZMİNDE ÜRETEN DEĞİL, ARAYA GİREN KAZANIYOR!

 Ya nasıl anlatsam, senaryo yazsam iki sezonluk dizi olur bildiklerim!

 Kuyumcular, kumaşın ke’sinden anlamayan inşaatçılar, hemen hemen herkes bu işe soyundu son dönem. Biri bir bağlantı kuruyor yurt dışıyla, o bağlantıyı kuran kişiyle imalatçı arasına abartmıyorum on kişi falan giriyor. Mafya kılıklı adamlar mı dersiniz kimler kimler! Haberlerde gözünüze çarpmıştır belki, maske üreticileri- satıcıları birbirlerini vurdu silahlarla! Öyle böyle değil!

Takım elbiseli, bürokratik dille konuşan, "arkam sağlam" diyen adamlar mı dersiniz, Nato’dan 50 milyar adet maske siparişi aldım diyenler mi dersiniz, kimler kimler…  Bu aracı adamların durumu inanılır gibi değil! Birini tanıştırıyor, ve o tanıştırdığı adamın aldığı nefesten bile komisyon almaya çalışıyor. Aman Allahım bir görseniz! Bu arada malzeme fiyatları herhalde otuz kat falan artmıştır! Nasıl bir kontrolsüzlük, nasıl bir iğrençlik! Bunun adı tabii ki " SERBEST PİYASA EKONOMİSİ" 

Kime ne kazık atıyorsan serbestsin canım kardeşim, hodri meydan!

Sonuç olarak demem o ki, üreten insanlar, işçiler, kobiler bu dönem çok yara aldı. Ama araya girenler, dayısı olanlar, gücü elinde tutanlar, karar verenler öyle kazandı ki!  Tarihe "PANDEMİ ZENGİNLERİ" olarak geçecek bunlar! Birileri elbet yazacak bu dönem yaşananları!

Yani "Batı Yakasında Değişen Pek Bİr Şey Yok" demek istedim ama diyemiyorum sevgili dostlar! Öyle değişiyor ki her şey!

Öyle böyle değil...

Devamını Oku

3 Ağustos 2020 Pazartesi

Corona-9- Kavanoz Dipli Misin Be Arkadaş!

Ah be Korona, sen de umutlarımızı boşa çıkardın! Sayende belki biraz eşitlik gelir, belki biraz adalet gelir, belki biraz empati duygusu gelişir, belki biraz tüketim çılgınlığı azalır, belki biraz hava temizlenir, belki biraz ne bileyim işte… Belki biraz kaybettiğimiz değerler yerine gelir diye hayal kurmuştuk!

İlk zamanlarda, herkes senden çok korkarken, çoğunluk sokağa çıkmazken böyle hissetmiştim ben de. Seninle ilgili birbirinden korkunç haberler arasında yakaladığım güzel manşetler de yalanmış meğer!

Derin ve kalbi arabesk duygular içindeyim şu an. (“Kalbi”son zamanların en moda kelimesi, özellikle politikacılar arasında. Benim neyim eksik onlardan, ben de tribünlere oynamak istiyorum, en kalbi duygularımla hem de. 

Not: Kalbi’nin i’sini şapkalı gibi uzatarak okuyacaksınız hatırlatırım)

Ne yazık ki sen de yalanmışsın be Korona! O attığın gol değilmiş! 

Kazın ayağı sandığımız gibi tek değilmiş! İki yüzlüymüşsün Korona! Alacağın da olmasın, vereceğin de! Onca cana kıydın, bari kalanlar için iyi bir şeye vesile olabilseydin!

Eşitsizlik, #evdekal sloganıyla başlamıştı zaten. İşe gitmek zorunda olanlar evde kalamadığında, evde kalanlar ise sosyal medyada “evde kalma sırasında kendilerini nasıl oyaladıklarına dair eğlenceli videolar paylaşırken”  anlamalıydık senin kimden yana olduğunu! Hadi bu süreç bir şekilde geçti de, asıl yaz başlayınca senin ne kadar sinsi olduğunu daha iyi gördük! Yine sosyal medya tatil fotoğraflarıyla doldu taştı. Ünlüler ve zenginler teknelerine atlayıp mavilere açılırken; azıcık daha eşitlik, azıcık daha adalet hayalleri kuranlar ise (onlar kendilerini biliyor) başka diyarların mavileriyle avunmak zorunda kaldılar. Fonda ne çalıyordu bil bakalım:

“Gökyüzü Herkesindir!”

Eski şarkı!

Yani ben sana ne diyeyim be Korona! Kendini bu kadar nasıl kullandırdın! En cafcaflı markalar bile çıkıp “Çok tüketiyoruz, dünyayı kurtarmak lazım” romantizmiyle reklamlar patlattılar ard arda. Amaçları sadece satış yapmak değil miydi! Seni bahane edip “Ne güzel geleneklerimiz vardı, bak atalarımız ne güzel kolonya ikram ederdi misafirlere” diye diye, en duygusal ve nostaljik repliklerle  yine gözümüze gözümüze soktular banka kredilerini!

Söyle be Korona, niye sattın umutlarımızı! Hani yerele dönecektik, hani tarımı yüceltecektik, hani ihtiyacımızdan fazlasını tüketmeyecek, hani birbirimize daha sevgi dolu ve paylaşımcı davranacaktık! Hani kuşlar ağaçlar, hani nerde binbir renkli çiçekler. Larala larala laaaa, saçlarından baharı…..

Zaten bizde kabahat! Senin gibi alçak bir virüsten bile medet umduk! “Senin gibi bir canavardan medet umacak hale getirenler utansın” diyeceğim ya, bu da arabeskin dibi olur, ardından “Batsın Bu Dünya” şarkısı gelir. Sonra da “Sabun yetmez, Rexona kullan” reklamı!

Ulan Korona! İçimdeki, ta derinlerimde gizlenmiş en arabesk duygularımla sana ağız dolusu seslenmek istiyorum!

Kavanoz dipli misin be arkadaş!




Devamını Oku

2 Ağustos 2020 Pazar

Aman Doktor Derdime Bir Çare - 2


Sayın ve çok sevgili ve de çok saygıdeğer doktorum!

Geçen sefer size sorunumu iletmiştim. (Sevgili doktorcuğum, şurada  özetledim meramımı)  Hatırladınız değil mi,

 “Kendimi çok ama çok cahil hissediyorum” demiştim. Neden mi? Sorulunca “şıp” diye cevap veremeyeceğim sorular çoğaldı da ondan! Örnek mi istiyorsunuz, hemen sıralıyorum efendim. 


İstirham ederim efendim. Evet, mesela bana sorsanız, “Milletvekili seçimleri kaç yılda bir yapılıyor?” deseniz, ben cevap veremem şu an. Halbuki ilkokulda biliyordum, hayat bilgisi dersinde öyle güzel öğrenmiştim ki! “Seçimler beş yılda bir yapılır örtmenim!” diye çocuk aklımla hemen cevabı yapıştırırdım bu soruya. Leb demeden, evet tam öyle… Ama şimdi bunca yaşımda ve bunca deneyimimle, üstelik bunca sosyal medyaya, tv kanalına vesaire bilgi kanal(izasyon)una rağmen ben bu sorunun cevabını bilemiyor ve kendimi çok ama çok cahil hissediyorum. Çünkü ne bileyim, sanki her yıl seçim oluyormuş gibi geliyor bana! Bu seçimlerin hepsinin de sonuçları birbirine benziyormuş gibi algılıyorum hatta!

Bu yüzden de “Otur evladım, sıfır!” diyesim geliyor kendi kendime!

Hadi bu soruyu geçtim, sayın doktorum, daha basit bir şey sorunuz. Mesela deyiniz ki “Türkiye Cumhuriyeti’nde kaç il var?” Soğuk terler döker bu soruya da cevap veremem, üzgünüm. 

İnsan ülkesinde kaç vilayet olduğunu bilmez mi?  Bilmezmiş işte! Şimdi kem küm eder 81 mi 82 mi afallar kalırım. Gerçekten emin değilim! Utancımdan yerin dibine girsem müstahak bana! Halbuki ilkokuldayken öyle miydi? “Ülkemizdeki il sayısı 67 tabii ki” der, “son ilimiz  Zonguldaktır” diye de bütün çocuksu çok bilmişliğimle cevabı “şıp” diye yapıştırırdım! Çünkü biz çocukken harf sırasına göre giderdi iller. Basit bir düzen vardı yani. Şimdi 78 mi Düzce, yoksa 81 mi gerçekten de bilmiyorum. Zonguldak’tan sonra niye Düzce gelsin ki zaten… D harfi Z’den önce değil mi?

Cehaletim bunlarla kalsa yine iyi. Çok şeyi bilmez oldum. Mesela kaç tane bakan var onu da tam bilmiyorum. Çevre ve şehircilik bakanlığı ne iş yapar deseniz susar kalırım! Çevreyi mi korur, yoksa şehirlere dikey uzun  binalar mı diker hiçbir fikrim yok inanın. Dedim ya kendimi aşırı aşırı cahil hissediyorum.

Gittikçe hayatın kendisi havuz problemlerine mi benzemeye başladı, yoksa  ben mi şaşkınlaştım? İşte bu soru da cevapsız kalıyor. Bir yanda musluklar var gürül gürül akıyor, diğer yanda giderler var, suyu göz göre göre boşaltıyor. Eskiden olsa orantı falan kurup bir şekilde havuzun dolduğunu ispatlayabilirdim size. Oysa şimdilerde sadece havuzun boşalmasını seyrediyorum tüm cahilliğimle!

Aman doktor, yaman doktor, ne olur derdime bir çare!

Devamını Oku

20 Temmuz 2020 Pazartesi

Aman Doktor Derdime Bir Çare - 1

Sayın ve çok sevgili ve de çok saygıdeğer doktorum!


Lütfen bana yardım elinizi uzatınız artık!

 Evet biliyorum, ben de suçluyum. Size bu yaşadığım durumu anlatmakta çok geç kaldım. Ama sorun bakalım niye geç kaldım! Evet tam da tahmin ettiğiniz üzere, başlarda vurdumduymaz davrandım. “Aman ya geçer gider, neler geçmedi ki” dedim.

 Sıradan faniler gibi bu sorunu küçümsedim. Ne de olsa burnum bile akmıyordu. İnsanın burnu  bile akmıyorsa ortada sorun morun olmazdı elbette!  Ve sıradanlık sırasında ortalardaki vasat yerimi böylece almış oldum. Nereden bilebilirdim ki! 

 Sonraları bir süre sanki sorunum yokmuş gibi davrandım. Başka şeylerle kendimi oyalamayı denedim. Böyle böyle derken bir de bakmışım ki bir arpadan daha uzun yol gitmişim. İş işten geçmek için çoktan kendi köprülerini kurmuş bile. Evet suçum büyük. İyi de benim suçumun büyük olması sizin de derdime çare bulmayı ötelemenizi gerektirmez ki!



Biliyorsunuz, geçenlerde bütün cesaretimi toplayıp size geldim. Siz ne yaptınız! 

 “ Böyle dert mi olur, hadi git!” diye beni kovdunuz. 

Tamam tamam o kadar da kaba değildiniz, kendi arzu ve irademle geri geri gitmemi sağladınız. Geri geri giderken ayağım kendi topuk dikenlerime takılayazdı, ben tabii ki düşeyazdım, en sonunda  da dayanamadım bunları yazdım.

Sevgili canım doktorum, madem beni bireysel olarak artık dinlememe kararı aldınız, ben de burada eskilerin tabiriyle “umuma açık” bir mektup yazmayı kendimde hak görüyorum. Lütfen hiç ama hiç kusura bakmayınız.

Evet doktorcuğum burada tekrar ilan ediyorum büyük sorunumu:


 “Kendimi çok ama çok cahil hissediyorum!”

N'olursunuz derdime bir çare…




Görsel: https://www.bigstockphoto.com/tr/image-76757804/stock-photo-scared-ostrich-burying-head-in-sand-near-standing-high-voltage-wooden-signboard


Devamını Oku

30 Haziran 2020 Salı

Neden Ambalajlı Süt?

 

Çocukluğumda en sevdiğim şeylerden biri de  ben okuldan geldikten sonra yemeğimi yerken kapının çalması, sütçünün gelmesi ve annemin tencerelere doldurttuğu sütü kaynatmasıydı.  Niye derseniz, mis gibi tazecik sütü kaynadıktan sonra ılıtıp lıkır lıkır içmeyi çok severdim. Her ne kadar kaymağını ayırsam da o kaymak sonra birikir, kahvaltıda balla kavuşur, ekmeğime konardı. 

 

Sonra aradan yıllar geçti. Ben büyüdüm. Haliyle biraz azalttım süt içmeyi. Ama yine de hiç vazgeçmedim süt sevgimden. 

Eskisi gibi sütçü gelmiyor kapıya ama her yerde açıkta satılan süt görmeye başladım.  Neredeyse her köşe başında açık süt bidonları var. Her ne kadar kaynamış sütü bardağa koyup ılıttıktan sonra içmeyi özlesem de açıkçası ben açık süt almıyorum. Çünkü güvenemiyorum. Sizde de öyle mi? 

Açık sütlerin nereden geldiğini tam bilmiyorum. Bunca virüs, bakteri, mikrop ortalıkta dolaşırken ben bu sütleri güvenip alamıyorum. Bu konuda biraz araştırma da yaptım. Açık süt hakkında öğrendiklerim bu konudaki şüphelerimi haklı çıkardı. 

 

Öncelikle en şaşırdığım nokta şuydu; açık süt aldığımızda evde kaynatırken besin değerinde ve vitaminlerinde ciddi kayba neden oluyoruz. Zaten çocuklar ve yaşlılar sütü özellikle besin değeri için tüketiyor. Onu  da neden kaybedelim ki?  Ayrıca ambalajlı UHT ve pastörize sütler kontrollü bir şekilde ısıl işlemden geçtiği için besin değerini korurken, insan sağlığına zararlı mikrop ve bakterilerden arındırılıyor. Ama açık sütler denetlenmediği için bu sağlık riski hep var. Çok ürkütücü!

 

Bir de “ısıl işlem” kulağıma biraz garip gelmişti ki onu da araştırdım. Isıl işlem dediğimiz şey zaten tüm dünyada insan sağlığına zarar verme potansiyeli yüksek mikroorganizmaların sütten uzaklaştırılması amacıyla uygulanan bir teknolojik yöntem. Bu yöntem esnasında sütlere katkı maddesi de eklenmiyor. Ayrıca Isıl İşlem Görmüş İçme Sütleri Tebliği diye bir tebliğ var ve sütler bu tebliğe uygun olarak ısıl işlemden geçiriliyor. Tabii bir de işin teknolojik boyutu var. Isıl işlem olarak kullanılan pastörizasyon ve UHT teknolojileri, tüm dünyada kullanılan, sağlık otoriteleri tarafından da kabul edilmiş en ileri teknolojiler. Teknolojiye güvenmenin ve kendi faydamıza kullanmanın güzel bir örneği yani süt meselesi.

Ben bu nedenlerle ambalajlı sütleri tercih ediyorum anlayacağınız. Zaten açık süte en başında soru işaretiyle yaklaşırken, şimdi bu araştırmalarımla tamamen uzaklaştım, ambalajlı pastörize ve UHT sütlere güvendim. Eğer hala soru işaretleriniz varsa lütfen konuyu burada bırakmayın ve siz de biraz araştırın. 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Devamını Oku

20 Mayıs 2020 Çarşamba

Coronavirüs Döneminde Hızlı Olan E-Ticaret Markaları Kazanıyor!

Covid-19 tüketici alışkanlıklarını değiştirdi. Süper marketlerin kasa önlerinde oluşan uzun kuyruklar sanal marketlere taşındı. Ancak bu da başka bir sorunu beraberinde getirdi. Güvenli alışveriş fırsatı sunan bu marketlerin çoğu, online siparişlerinde bile giderek artan taleplere yetişemez hale geldi. Verdiği siparişin evine gelmesini günlerce bekleyen tüketici ise alternatifler arayışında. İşte bu alternatifler arasından en fazla öne çıkan isim ise Avansas oldu. 

Avansas'ın Tecrübesi Hıza Alışkın Olması!
Avansas bu zorlu Covid günlerine kadar yalnızca iş dünyasının yakından tanıdığı bir e-ticaret firmasıydı. Alanında öncü birçok şirketin, ofis ve dükkân gibi sayısız iş yerinin alışverişlerinde tercih ettiği Avansas, iş dünyasının hızına yetişmek için kendi dağıtım ağını kurmuş ve bu yöntemle firmaların güvenini kazanmayı başarmış. Şimdi ise bu tecrübesinden herkesin faydalanabilmesi için yepyeni bir karar alarak evlere teslimat sürecini başlattı.


 
Ürünleriniz Sadece 1 İş Günü İçinde Kapınızda!
Avansas'ın yeni kararında dikkat çeken en önemli nokta evlere servisi 1 iş günü içerisinde gerçekleştiriyor olması. Muadillerinin neredeyse 4-5 güne uzayan teslimat süreçleriyle kıyaslandığında Avansas sadece bu yönüyle bile ilk tercih olmayı başarıyor. İstanbul başta olmak üzere, Ankara, Bursa, Kocaeli, Tekirdağ, illerindeki tüm evlerin siparişleri 1 iş günü içinde kapılarına geliyor. Üstelik Avansas’ın hijyenik teslimat araçlarıyla. 

Avansas Düzenli Sterilizasyon Çalışmasına ve Ekip Sağlığına Her Şeyden Çok Önem Veriyor!
Hijyen kurallarına herkesin fazlasıyla dikkat ettiği bugünlerde Avansas'ın önemli bir artısı daha var. Düzenli olarak dezenfekte ettiği kendi araçlarıyla teslimat yapıyor. Böylece, evlere girecek olan ürünlerle temas edenlerin sayısı bir hayli sınırlandırılıyor. Avansas'ın düzenli olarak sağlık kontrolünden geçirdiği dağıtım ekibi dışında hiç kimse ürünlerle temas etmiyor. Siparişler kargo kamyonlarında ya da ofislerinde günlerce virüse açık bir halde bekletilmiyor. Düzenli olarak sterilizasyon çalışmaları yapılan Avansas depolarından yapılan alışveriş yine firmanın kendi steril araçları ve eldiven, maske gibi koruyucularla çalışan ekibi sayesinde 1 iş günü içinde evlere ulaştırılıyor.

Peki Avansas'ta Neler Var?
Bu soruyu "Avansas'ta yok yok" diye yanıtlamak mümkün. Kolonyadan çamaşır suyuna, tuvalet kâğıdından mutfak bezine ve hatta kişisel bakım ürünlerine kadar herhangi bir markette bulunandan daha fazla temizlik ürünü Avansas'ın stoklarında yerini almış. Bunların yanı sıra mutfaklara gönül rahatlığıyla alınabilecek bakliyat, makarna, un, sağlıklı atıştırmalıklar, bitki çayları, kahve türleri ve daha birçok yiyecek ve içecek çeşitliliğine de ulaşmak mümkün. 
Avansas karantina sürecinden etkilenen çocukları da unutmamış. Bahçelerde, parklarda koşturmaya alışkın olan küçüklerin bugünlerde yaşadığı sıkıntı bir hayli büyük. Onları eğlendirmek ve birlikte güzel vakit geçirmek isteyen ebeveynlerin işini kolaylaştıracak birçok paket hazırlanmış. Üstelik bu sağlıklı boya setleri ve hobi paketleri uygun fiyatlarıyla da dikkat çekiyor.  

Avansas iş dünyasıyla çalışma konusunda epey deneyim sahibi olduğu için bünyesindeki ofis ve kırtasiye malzemeleri, elektronik ürünler, mobilya ve hırdavat çeşitleri bir hayli fazla. Evlere taşınan ofislerin ve halen çalışmak zorunda olan şirketlerin tüm ihtiyacını karşılayacak olan bu ürünler oldukça geniş bir yelpaze sunuyor. 

Güvenli Alışverişin Yeni Adresi!
Online alışveriş yapmaktan çekinenler bile bu yeni dünyaya adapte olmaya çalışırken Avansas'ın bu konudaki güvenilirliği de dikkat çekiyor. Bugüne kadar iş dünyasının önde gelen firmaları tarafından tercih edilmesinin tek sebebi sadece dağıtım hızı değil, aynı zamanda güçlü ve güvenilir alt yapısı. Avansas, tüm dünyada online alışveriş için en korunaklı yöntemlerin başında gelen 3D Security ve benzeri sistemleri kullanıyor. Bu durum da banka bilgilerini paylaşmak konusunda herhangi bir endişeye yer bırakmıyor. 

 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Devamını Oku

23 Nisan 2020 Perşembe

CORONA-8- 23 Nisan Pencere Törenleri

Ülkemizde ilk Corona vakası 10 Mart’ta açıklanmıştı. Aradan sadece bir buçuk ay gibi kısacık bir zaman geçmesine rağmen ne kadar çok şey değişiyor ve ne kadar çabuk değişiyor! Bazen gerçeklik algımı yitirecek gibi oluyorum ve bu hızlı çekim filmde tanık olduğum şeyleri yazmam gerektiğini düşünüyorum. Belki bundan yıllar yıllar sonra sanal dünyanın tozlu kodları arasında birileri bu blogu bulur ve okur diye! Ne bileyim olabildiğince işte.

Mesela bugün günlerden 23 Nisan. Hem de 100. Yıl kutlaması! Ama bayram yok. Çünkü malum coronasal nedenlerden ötürü “Sokağa Çıkma Kısıtlaması” uygulanıyor. Saat 14.00'e kadar maskemizi takarak en yakın bakkala veya markete gidebiliriz yürüyerek, ama arabaya binmek yasak. Bu arada tabii ki çalışanlara, yani çalışmak zorunda olanlara böyle bir kısıtlama yok.

Bayramı dışarda kutlamak yasak, ama #evlerşenlikoldu gibi hashtag’lerle bütün televizyon kanallarında kısa çocuk videoları yayınlanıyor. İnsanlar evlerinde bir köşeyi bayraklarla, balonlarla, Atatürk posterleriyle süslemiş, bir nevi stüdyo yapmış. Çocuklarına en güzel giysilerini giydirmiş. Şiirler şarkılar söyleyen çocuklarının kısa videolarını çekmişler. Ne yalan söyleyeyim; son yıllarda hiç olmadığı kadar çok Atatürk’ten bahsedildiğine tanık olmak beni şaşırtıyor. Kolonyadan temizliğe, evde yemek yemekten ekmek pişirmeye kadar pek çok konuda olduğu gibi, Atatürk’ün değerini bilmek konusunda da sanırım Covid19 sayesinde (!) ülke olarak fabrika ayarlarımıza geri dönüyoruz. İroni şu ki, normal koşullarda değerini bilemediğimiz, ya da farkına varamadığımız güzellikleri bu virüs sayesinde yeniden keşfetmeye başladık.

Sabah Anıtkabir törenini gördüm televizyonda. Çok kalabalık olmayan bir grup devlet erkanı Aslanlı Yol’da yürüyordu. Çelenk taşıyan askerler dahil herkeste maske vardı. En önde yürüyen maskesiz adamı ise tanıyamadım. Meğer cumhurbaşkanı yardımcısıymış. Protokolde böyle bir rütbe olduğunu bile bilmiyordum.

maskeli 23 Nisan

Cumhurbaşkanı yoktu törende, onun vekiliymiş bu kişi. Maske takmaması bir cesaret göstergesi miydi neydi pek de anlam veremedim açıkçası. Akşam saat tam 21’i gösterince cumhurbaşkanının da katılımıyla herkes pencerelerden İstiklal Marşı okuyacakmış. Bizim Kadıköy Belediyesi’nin “pencere töreni” ise sanırım 15:30’da olacakmış.

Çekmeköy Belediyesi’nin 23 Nisan resmi geçidi geldi sonra ekrana. Beş on tane polis aracına, zabıta aracına, motosiklete balon asmışlar sokaklarda siren çalarak geçiyorlar. Bir acemilik, ne bileyim bir “şeylik” var bu kutlama biçimlerinde. Nasıl denir, sanki iki beden büyük gömlekte nasıl şık durulur testi gibi…Sakil duruyor, derinliksiz, çalakalem yapılmış gibi, dostlar alışverişte görsün gibi! Tribünlere oynamayı amaç edinmiş ama bir türlü topa vuramamış yedek oyuncu gibi… 
Ne diyelim hiç yoktan iyidir, bu günleri de gördük ya, buna da şükür. Yine İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü saat tam 13.00’de 39 ilçede gökyüzüne balon bırakmış. Demek ki Kadıköy o ilçeler içinde yer almıyor, ben balon malon göremedim nihayetinde.

Öyle ya da böyle bir şekilde bir çabalar var. Alamet-i Corona-i Vakvaka...

Sevgili gelecek insanları, belki bana kızacaksınız ama bir de şöyle bir durum var. Evet bu Corona virüsü çok korkunç, evet insan öldürüyor ama öte yandan sanki gönül alırcasına pek çok konuda da insanları eşitlemeye devam ediyor. Buna pek çok örnek verebilirim ama günün anlam ve önemine uygun olan bir tane seçmek istiyorum. 

Geçmiş 23 Nisan’larda çocukların bazıları allı pullu süslü püslü giysileriyle gösterilere, geçit törenlerine katılıp coşku yaşarken; gözlerden uzakta, gündeme bile gelmeyen bazı çocuklar ise dışlanmanın ve yaşıtlarından ayrıksı kalmanın sızısını derinden hissederek evde kalırlardı, kalmak zorundaydılar, bir başka deyişle evde bırakılırlardı. Kimileri yürüyemediği için, kimileri yataktan kalkma yeteneklerini yitirdikleri için, kimilerinin ise ailelerinin bayram giysisi alacak parası olmadığı için…

Sanki Atatürk bu “ayrıksı” hisset(tir)ilen çocuklara da bu günü armağan etmemiş gibi hüzün içinde geçer giderdi 23 Nisanlar. Ta ki Korona’ya kadar! İşte bakın; herkesin korkudan ödünü patlatan Mr. Corona sayesinde şu ya da bu nedenle bayram coşkusu yaşayamayacak olan çocuklarla diğerleri eşitlendi! Hepsi evlerinde, hepsi  sadece balkona çıkarak, camdan balon uçurarak kutlama yapıyor. Muhtemelen pek çok yetişkin bu (önemsiz) detayın farkında değil ama, ben eminim ki binlerce minik yürek, bu bayramda ilk defa diğer çocuklarla eşitlenmenin tatlı heyecanını yaşıyordur. Belki bu çocuklardan bazıları aradan yıllar yıllar geçtikten sonra bu yazıyı okuyarak gülümseyecektir. Kim bilir bir gün belki de virüs falan olmadan da insanlar eşitlenecektir! Kim bilir, kim bilebilir...

Nice bayramlara efendim! Milletvekillerinin öğretmenden fazla maaş almadığı, herkesin eşit oranda temsil edildiği nice meclislere… 

Çocukların tamamının gözleri güldüğünde, o gün geldiğinde, işte asıl bayram o zaman olacak...





Devamını Oku

18 Nisan 2020 Cumartesi

CORONA-7-Evde Kal Türkiye, Satın Al Türkiye!


Sen evde kal ihtiyaçların kapına gelsin diyor Trendyol! Waikiki ve Defacto diyor ki 2 buçuk milyon adet maske bağışladık devletimize! Sübliminal mesaj var geri planda, anlayana! Kızılay maden suyu da magnezyumsuz kalmayın diyerek korona reklamları zincirine katılıyor. Bir sürü vitamin desteği bi şeylerin de reklamları var. Kimisi çinkolu bu sıvı diyor, kimisi propolis yersen güçlü olursun diyor. Ömrünüze ömür katar bu kefir sloganına yükleniyor bir marka. Tabii ki evdeyim ve maret sucuğun hastasıyım diyor Ayhan Sicimoğlu. Hayallerindeki tatil için evinde kal Türkiye diyor bir turizm şirketi. Nasıl olacaksa artık! Vestel geri durur mu, sen evde kal diye Türkiye, bizden sana televizyon hediye diyor. Üç bi şey alana televizyon veriyor! Elbette bankalar da bu furyadan geri kalmıyor. Siz evde kalın, yeter ki bankada işlem yapın, biz hallederiz diyorlar.  Bir de evinden çalışan banka memurunun kucağına en sevimlisinden çocuk oturtmuşlar ki mesaj tam olsun! Sonunda zafer bizim olacak sabret diye bir şarkı yapmış Türkcell. Peros diye adını ilk kez duyduğum deterjancı bir firma en arabeskinden en ağdalısından “Bu da geçer sakın üzülme” şarkısıyla yer alıyor- sözüm ona- umut veriyormuş gibi görünen reklamlar furyasında. Hepsi “ Evdekal Türkiye” diyor;  oysa ben cümlenin dillendirilmeyen devamını da duyuyorum:

“ Satın al Türkiye!”

Kapitalizm bu zor günlerde de boş durmuyor anlayacağınız, insanların cebindeki son kuruşları  da almaya çalışıyor! Ne yalan söyleyeyim, istedikleri kadar ağlak şarkılarla duygusal sözlerle süsleseler de, bütün bu reklamları son derece sahtekar, son derece oportünist buluyorum.

Sistemin içinde dev organizmalar var. Satıp satıp büyüyen, büyüdükçe büyüyen, tıpkı virüsün kendisi gibi, vantuzlarıyla yapıştığı organizmayı sömüren ve yok eden! Bir de bu virüslere karşı emeğiyle alın teriyle ayakta kalmaya çalışan, antikor üretmeye çabalayan geniş kitleler…

Birileri canının derdiyle ölüm kalım savaşı verirken, diğerleri ise var olma amacı daha çok insana bulaşıp daha çok insanı yiyerek büyümek ve yayılmak olan korona virüsü gibi vantuzlarını kitlelere daha sağlam yapıştırma derdinde.

Berberler, terziler, marangozlar, kalay ustaları, kaynak ustaları, temizlik emekçileri, yufka açan kadınlar, alternatif sahne sanatçıları, tiyatro emekçileri, garsonlar, komiler, şarkıcılar, kukla sanatçıları, manikürcüler, aşçılar, aşçı yamakları, hamam tellakları, masörler, otobüs muavinleri, tekerlek tamircileri, atanamayan öğretmenler, işsiz kalan tekstil mühendisleri, yüzme hocaları, kapanan atölyelerden kovulan overlokçular, son ütücüler, pansiyon işletenler, sandviç büfesi çalışanları, sokak satıcıları, daha kimler kimler...

 Bütün bu insanlar, kırk katır mı kırk satır mı misali yoksulluk ve/veya virüs sarmalında hayatta kalmaya çalışırken ve unutulmuşken, bu kocaman kocaman dev firmaların yaptığı reklamlara da, bu reklamlardan akan vıcık vıcık arabesk duygusallığa da, şöyle seslenesim geliyor:

Madem evde kalıyorsun Türkiye, bari akıllan biraz Türkiye!





Devamını Oku

1 Nisan 2020 Çarşamba

CORONA-6-Bazı rutinler güzeldir


Koltukta uyumuşum. Gözlerimi ovuşturarak yavaşça uyandım ve cep telefonumu elime aldım, baktım saat 23:55’i gösteriyor. Tam bu sırada açık kalan televizyon ekranı kırmızıya boyandı ve “Son Dakika” spotu yanıp sönmeye başladı. “Bu saatte çıkan son dakika haberinden hayır gelmez” dedim kendi kendime ve kumandayı elime alıp öylesine başka kanala geçtim. Orada da aynı ekran çıktım karşıma “Son Dakika!”

Ne oluyoruz demeye kalmadan son derece genç ve medeni görünümlü biri göründü. Kendisini tanıttı. Başkanın birinci yardımcısı mıymış neymiş tam anlayamadım. Yeni atanmış galiba. Ama nasıl güzel bakıyor ve nasıl güzel konuşuyor bir görmeliydiniz. Pozitif enerjisi sanki başının etrafında hareler oluşturmuş gibi. O derece yani! Tabi bende uyku muyku kalmadı. Sesini açtım televizyonun, merakla dinlemeye başladım:


“Çok saygıdeğer yurttaşlarım” diye başladı konuşmasına. Bize mi diyor diye kuşkuya düşmedim desem yalan olur. Yurttaşına saygı duyan politikacı görünce insan bir garip oluyor ister istemez. Neyse, daha bir merakla dinlemeye devam ettim sonra bu gizemli beyefendiyi. Uykum da iyice açılmıştı. Gerisini ne siz sorun ne ben söyleyeyim diyemeyeceğim, çünkü olduğu gibi anlatıyorum işte. Ne bir eksik, ne de bir fazla... İşin özü, şöyle dedi o medeni yüzlü genç adam:

“Çok saygıdeğer yurttaşlar,

Korona virüsünün dünyayı esir aldığı bu kötü günlerde devlet olarak sizin yanınızdayız. Siz sakın ‘İşimi kaybederim, faturalarımı ödeyemem, maaş alamam’ gibi şeyler düşünmeyin. Öncelikle bilmelisiniz ki, saat 24.00’ü gösterdiğinde ülke olarak iki haftalık karantinaya giriyoruz ve saatler 24.00’ü gösterdiğinizde hepinizin banka hesaplarına bu ay için harcayabileceğiniz 10.000’er TL da geçmiş olacak. Sizin banka hesaplarınızı nasıl mı biliyoruz? Bundan kolay ne var ki? Endüstri 5.0’a girmek üzere olduğumuz  bu günlerde böyle bir soru sormadığınızı varsayıyoruz. Güle güle harcayın sevgili yurttaşlar. Elbette bu kadar az para size layık değil. Ayrıca elektrik, su, doğalgaz faturalarınız virüsten kurtulana kadar askıya alınmıştır. KOBİ’leri ve sanayicileri de unutmadık elbette. Özetle ödenmeyen çek ve senet kalmayacaktır.
Bu arada evlerinize her akşam bıraktığımız portakalları ve kivileri yemezseniz gerçekten darılırız.

Unutmayın, siz saygıdeğer vatandaşlarımız olmasa, bu ülke olmazdı!

Saygı ve sevgilerimizle,
İmza: April Fools





Devamını Oku