1 Aralık 2014 Pazartesi

Konuk yazar anlatıyor, bir doktor nasıl yetişiyor...

Bugün ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir konuyla konuk yazar ağırlıyorum yine. Kayb-ı Kelam, mesleğini belli ki çok seven, çiçeği burnunda bir tıp öğrencisinin blogu. Çok güzel yazıyor, kendisini konuk etmekten son derece memnunum ve bu güzel bilgilendirici yazı için kendisine teşekkür ediyorum. 
Hep söylerim, bu hayatta kutsal iki meslek vardır ve bu iki meslek sevilmeden yapılmaz: Birincisi hayat kurtaran doktorluk, ikincisi de hayat şekillendiren öğretmenlik... Sözü fazla uzatmadan geleceğin başarılı doktoruna bırakmak istiyorum, bakın neler anlatmış mesleği hakkında:  

----------------------

 Son birkaç gündür ne yazsam diye düşünürken, aklıma kendi branşımla ilgili bir şeyler yazmak geldi. Yani tıpla, doktorluk mesleğiyle ilgili. Buyurun bir doktor nasıl yetişiyor ülkemizde, yani tıp fakültesi serüveni nasılmış aslında :


doktor olmak kolay değil
Lise Yılları ;
Lise yıllarının son senesi özellikle de tıp isteyen öğrenciler için tam bir monotonluk senesidir. Sabahın erken saatlerinde hafif bir kahvaltı ile başlayan bu yeni hayat, o gün boş derslerde, teneffüs aralarında çalışılacak kaynakların özenle hazırlanmasıyla da devam eder. Okulda geçen yoğun temponun ardından kısa bir dinlenme bu süreçte o öğrenci için eşsiz bir ödül olur. Ne yazık ki bu ödülün de tam zevkini çıkaramadan çalan etüt ziliyle çalışma odalarına geçer ve uykunun kendisini zorladığı son anlara kadar kendini bir çalışma havasına sokar. Ve günler böyle devam eder, eder, eder; ta ki sınava kadar... Dedim ya monotonluk diye, arada farklı aktiviteler yapması belki de bünyesine iyi gelecek; ama sağ olsun dış uyaranlar, ki bu aile bireyleri, komşular, arkadaşları olabilir, bu öğrenciyi farklı bir aktivitede gördüklerinde ''bak hele, sınava kalmış kaç gün dışarılarda sürtüyor. Olacak şey mi bu aa!'' söylemleriyle bu monotonluğu sürdürmelerinde etkili rol oynar. Neyse efendiler, sınav vakti geldiğinde ise koskocaman o çalışma zamanının birkaç saat içinde meyvelerini beklemeye gelir sıra. Heyecanlanma, omuzlarına yüklenen ağır sorumlulukların sınav anında akıldan çıkaramama, saçma sorular macerasının yaşandığı o birkaç saat... Nihayetinde kazasız belasız o sınavı da atlatan öğrenci kendi isteğiyle(!) tıp fakültelerinden birine yerleşir. Ve üniversite kapıları o öğrenci için sonuna dek açılır(!) 


Üniversite Yılları ;
Artık eskisi gibi stres yok, dert yok düşünceleriyle harmanlanmış öğrenci, 
komite sistemini duyduğunda daha bir sevinir. Çünkü senede ortalama 5-6 sınava girecek olması kulağa çok rahatlatıcı sözlermiş gibi gelir. Derslerine de girecek olan 50-60 hocayı da duyunca ve hele de aralarında profesörlerin olduğunu görünce de değmeyin keyfine. Ama işin içine girince öyle olmadığını anlaması birkaç ayını alacaktır. Çünkü farklı bir dille, tıp diliyle, tanışması birçok hocanın slaytlara bağlı kalması, gerekli gereksiz binlerce bilgiyle karşılaşması ve sınavlarda da çalıştığı onca şeyin arasında hiç tahmin edemediği yerlerden sorularla buluşması için gereken zaman işte bu kadar kısadır.


Tıp okumanın dayanılmaz hafifliği!

Özellikle de 3.sınıfa gelindiğinde ise sayısız hastalığın nedenlerini, sıklıklarını, nasıl olduklarını sadece teorik yönden öğrenip hasta üzerinde görememesi en büyük dezavantajlardan biridir. Ayrıca derslerde hocaların azarlarına maruz kalınması, 
bunu nasıl bilemezsiniz cümlesinin oldukça sık duyulması psikolojik, günlük 6-8 saat ders işlenmesinin ardından öğrencinin ders çalışmaya ne zaman, ne de güç bulamamasına bağlı fizyolojik açıdan çökmesi de bu dönemde gayet mümkündür. Özellikle diğer fakültelerde okuyan arkadaşlarının aksine vaktinin çoğunu çalışmaya çalışmak için ayırması sonucu tıp öğrencisinin asosyal bir birey olması da cabası.

Nihayet stajların başlamasıyla birlikte hastalıkları hasta üzerinde görmeye başlayan öğrenciler farklı şeylerle de karşılaşmaya başlarlar. İlk olarak yakın akrabalar 
''ne kadar maaş alıyorsun 4.sınıfta ? Gerçi siz doktorlar iki tıkla 70 lirayı götürüyorsunuz zaten; ama hiç doymuyorsunuz'' tarzında sözleri sıralamaya başlar. "Ne uzmanı doktor olacan bakim sen" diyenler,"bu doktorlar var ya bu doktorlar para için imanını satarlar" diyenler,"şu doktor hiçbir şey bilmiyor, bir ilaç bile yazamadı/sadece bir Parol yazmış baksana" diyenler, "doktorları dövenler" vs.. onlarca tabloyla yüz yüze olmaya başlarsınız. Halbuki biraz empati yapabilseler...


Tıp fakültesi 
minimum 6 senelik bir fakülte. Minimum diyorum; çünkü alttan ders almak gibi bir ihtimal olmadığı için böyle bir durum söz konusu olursa sınıf tekrarına kalıyorsunuz.[bizim fakülteye 120 kişiyle başlayıp 6.sınıfta sadece 54 kişi kaldığını duydum]Bu süreçten sonra karşınıza dünyanın zorluk olarak en zor ilk beş ve ayrıca Türkiye'nin en zor sınavı olan TUS (Tıpta Uzmanlaşma Sınavı) illeti çıkar. Şayet bu sınavda yeterli bir puan aldıktan sonra da 4-5 sene daha uzmanlık okursunuz. Yani sizi hastanede muayene eden doktor en azından 10 yıllık bir tıp eğitimi almış doktordur. [Bazı istisnalar hariç]Ve maaş noktasına gelince de normal eğitim süresince öğrenci olduğunuzdan maaş alamıyorsunuz ta ki mezun oluncaya dek. Uzmanlık sınavını geçtikten sonra asistanlık maaşı almaya başlıyorsunuz ve onun ne kadar yüksek (!) bir miktar olduğunu her sene açıklanan kim ne kadar maaş alacak? tablosundan bulabilirsiniz.


iki tık değil, perküsyon!

İki tıkla 70 lira meselesine gelince o iki tık denen muayenenin adı 
PERKÜSYON ve vücudun farklı yerlerinde çıkan sesle rahatsızlık olup olmadığını anlamada kulağı iyi olan doktorlar için etkili bir yöntem. Bizim insanlarımız genellikle neden film çekmiyor diye yakınırlar, halbuki ne kadar yüksek dozda radyasyon yediğinin farkında değiller. Mesela tipik normal bir hastalığı olan kişi eğer BTdenen tomografi çekiyorsa normal röntgen filmlerinde maruz kaldığı radyasyonun 422 katı daha fazla radyasyona maruz kalıyorBu da ileride birçok kanser için bulunmaz fırsat adeta. O yüzden gereksiz tetkikler hastalığı daha da kötüleştirebilir. Kaş yaparken göz çıkarmak misali...

İlaç yazmadı sözü... Ülkemizin antibiyotik kullanımında 1.sırada olduğunu biliyor musunuz ? Halbuki en basitinden serum bile insan için zararlı olabiliyor. Ama illaki ilaç kullanmamız gerekiyor ya gerekli gereksiz, tüm bünyemizi mahvetmeye başlıyoruz. Hani sürekli derler ya eskiler hiç hastalanmazdı diye. Neden hastalansın ki. Doğal beslenme ve gereksiz ilaç kullanımın olmadığı o dönemlerde hastalık nasıl olsun ki ? 
Her ilaç bir zehirdir diye öğretirler bize. Gerçekten de bir ilacın etkinliği olduğu kadar yan etkileri de oldukça fazla. Hele de antibiyotikler... Bakteriler, sürekli bir direnç kazanmaya başlıyor o ilaçlara karşı. Ve günden güne de ilaçların dozları artırılıyor. Ne kadar yüksek doz, o kadar yan etki ve bir o kadar da bozulan bağışıklık sistemi.


Hayat kurtaranlar

Mesela grip için birkaç ilaç kullanan çok sayıda kişi var. Ama gribin 
%80-85 nedeni virüsler.Yani kullanılan hiçbir ilaç virüslere etki etmez. Antibiyotikler sadece bakterilere etki eder. O yüzden kullanılan ilaçların birçoğu gereksiz olur. Onun yerine bağışıklık sisteminizi güçlendiren C vitamininin olduğu gıdalarla beslenmek, dinlenmek o ilaçların neredeyse hepsinden daha yüksek bir etkiye sahiptir. Kısacası ilaç yazmayan ya da bildiğiniz ilacı yazan doktor her zaman hiçbir şey bilmeyen doktor değildir. Çoğu zaman sizi sizden daha fazla düşünen doktordur düşüncesini unutmayın.
Bir de doktorları dövenler var, onlar hak ediyor diyenler... Hangi hastanın daha acil bir vaka olduğunu sizden daha iyi bilir doktor değil mi? Çünkü her hasta yakını için hastası acildir diğerlerine göre. Ayrıca acilde çalışan bir doktor ortalama 
100-150 hastaya bakıyor.Unutmayın o doktor da bir insan ve belki de 30 saatten fazla uyuyamayan biri. %100 performans beklemek ne kadar doğru olur ? Karar sizin...

NOT : Elbette her zaman doktor haklı değildir; ama ben sadece haklı olan doktorların düşüncesini buraya yazdım.


Yazar Hakkında :Tıptaki sanatı kelimelerde de gören ve vaktinin bir kısmını yazarak geçiren bir tıp öğrencisi. Yazılarını sadece kendi değil başkaları da okuyup değerlendirebilsin diye Kayb-ıKelâm blogunda da yazan kelimelerin bir hayranı. Buyurun gelin, hep beraber okuyalım...


NOT: Bu tıp serüveninin 4.sınıfında olduğumdan daha ilerisini anlatmam doğru olmaz. O yüzden serüvende geçen bu sorulara cevaplar vererek yazıyı bitirmem daha uygun olur sanırım.

Kısaca değinmek istediğim doktorluk mesleğini yazarken anladım ki kısaca anlatmak oldukça zormuş. Peki sizler ne düşünüyorsunuz doktorlar hakkında ?



22 yorum :

  1. Öncelikle bilgisayarımın tepesine tırmanıp benimle gözgöze gelmeye çalışan pisiciğimle birlikte size başarılı bir eğitim ve iş hayatı dilerim. Şunun şurasında kalmış 2 yıl diyemeyeceğim daha kat edeceğiniz çok yol var. Allah yardımcınız olsun. Ne de güzel anlatmışsınız zorlukları hele de haksız yargıları. İnsanın içini dökmesinin en güzel yolu olan yazı yazmanın ilaç gibi olduğunu kavramanız iyi olmuş. Sevgi, sabır ve kolaylık dilerim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Okuyup yorum yaptığınız için ben teşekküt ederim. Dediğiniz gibi 2 yıl kalmış ifadesi pek de doğru değil. Çünkü tıp sürekli güncellenen bir branş :)

      Sil
  2. Doktorluk ve öğretmenlik benim gözümde de çok yüce meslekler.. ama sadece bu iki mesleği kutsal olarak değerlendirmek diğerlerine haksızlık gibi geliyor bana. :) mesleği ne olursa olsun, işini mesleğini iyi yapan her insan çok yücedir bana göre.
    çok yakın arkadaşlarım olduğu için benzer değerlendirmeleri onlardan da çok duydum. ve yazılanlara büyük oranda hak veriyorum tabi ki. ama her meslekte olduğu gibi doktorların da içinde işini iyi yapmayan , özensiz, salt çıkar düşünen pek çok doktor var.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dediğiniz gibi her mesleği kötüye kullanan var; ama bizlerin de genel olarak yanlış yaptığı nokta bu yanlışları tüm hepsine genellemek. Sadece tıp alanında değil elbette, her alanda bu böyle ne yazık ki...

      Sil
  3. Ne kadar güzel anlatmışsınız. Bu heyacanı, bu iyi niyet ve sabrı, bu özveriyi hiç kaybetmemenizi dilerim. En zor meslekler insana hizmet eden mesleklerdir. Elinize, klavyenize sağlık. Başarılar diliyorum.
    Evde yazar sana da teşekkürler bizde hem bloggerla tanıştık hem de bir mesleğin gayet samimi başlangıç inceliklerinde bilgi sahibi olduk. Sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de evde yazara teşekkür ediyorum. Böyle samimi okuyucuları ile beni buluşturduğu için. Ayrıca iyi dilekleriniz için de müteşekkirim :)

      Sil
  4. 10 yaşımda iken geçirdiğim bir kaza sonucu Çocuk yaşımda 8 içinde 13 defa ameliyat masasına yattım. İbni Sina Hastanesinde. Allah bin kere razı olsun. Ne güzel İnsanla yetiştirmiş anne babalar. O sıralar pratisyen olan Hakan Özden adlı genç Doktor. Çok emek verdi bana. Yıllar sonra ziyaretine gittiğimde gözlerine inanamadı beni ayakta görünce. Umarım sizde büyük sorumluluğun üstesinde geleceksiniz. Hayat Okul bitince başlayacak. Şimdiden başarılar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Birçok doktoru da belki de ahirette kurtaracak en büyük şey aldıkları bu dualardır. Anınız mı denir buna tam bilmiyorum ama paylaştığınız için teşekkür ediyorum :)

      Sil
  5. Kesinlikle katılıyorum. Özellikle son yıllarda doktorluk mesleğini değersizleştirilmeye yönelik yoğun çaba var. Çok meşakkatli bir süreç aslında.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Savunanların varlığı da söz konusu olduğundan fazla etkilenmeme ihtimalimiz oluyor :)

      Sil
  6. Fazla söylenecek söz yok aslında. Kızgınlığının bir ifadesi bu yazmış oldukları ve oldukça haklı tabii ki...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hani derler ya işin içine girmedikçe tam anlaşılmaz o mesele diye benim ki de biraz kızgınlıkla da olsa işin içinden alıntılarım sayılabilir bunlar :)

      Sil
  7. Vay be! Harikasınız, iyi ki kaleme dökmüşsünüz tıp ve doktor olma mesleğini... Ayrıca şu ilaçlar hakkında yazdıklarınızı bütün dünya duysun isterdim. Kesinlikle o kadar Haklısınız ki

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İşin içinde olduğumuzdan biraz daha yakından anlayabiliyoruz. Ama sizler sayesinde daha dogrusu sizin bu konuyla ilgili zihniyetiniz sayesinde insallah bircok kisi bu gerceklerin farkina varabilir :)

      Sil
  8. Hayat nasıl bakıyorsak öyledir demiş bilenler. Aslında her şey küçücüktür ve biz onları büyüttükçe büyütürüz... Tıp okumak da küçücüktür ve onun büyük olması aileden ve toplumun büyük beklentilerinden ileri gelmektedir.

    Bir tıp doktorunun maaşı asgari ücrete indirgendiğinde; kaç kişi insanlara duyduğu karşılıksız sevginin doğurduğu yardım etme isteğinin estirdiği karşı konulmaz fırtınaya kapılıp kalın kitapları en az 6 yıl boyunca okuyabilir ve tıp okumanın ağır masraflarına katlanabilir?
    Ben söyleyeyim; hiç kimse...

    Tıp ne için okunmaktadır?

    Para ve toplumun saygısını kazanmak için değil mi? eğer bunları ortadan kaldırırsanız latince kitapların ve parlak beyaz gömleklerin çekici cazibesi yok olmaz mı?
    Sanıyorum bizler kısacık hayat yolunda ilerlerken kendimizin değil bizi yönlendirenlerin etkisi altında kaldıkça giriştiğimiz her türlü iş çekilmez, aşılmaz,can sıkıcı olmaya devam edecektir.
    Bireysel ve toplumsal egonun yönlendirmeleri ile hayat daha da büyük ve çekilmez olmaya devam edecektir. Hiç kimse yapmak istediği ve hatta yaratılışında programlı olan işi yapamayacaktır ve insanlığa yardım edemeyecektir.
    Oysa hayat bir maraton değildir asla... Maratonda mutlaka sadece 3 kişi sevinir. Birinci, ikinci ve üçüncü olanlar... Ya diğerlerine ne olmaktadır? Öz güven kaybı, psikolojik travma, eziklik duygusu vs...
    Her insan bir özel yetenekle gelir bana göre... Toplumun ve ailenin karanlık ve kasvetli gölgesinin baskısına aldırmadan tüm evrenin iyiliği adına sahip olduğu yeteneği keşfetmek gibi bir sorumluluğa sahiptir. Bu keşfi tamamlamadan ve kendi cevherinin farkına varamadan göçüp giden milyonlarca insan sahip oldukları yeteneği kullanmadan heba olup gidiyor. Eğer bir insan kendi yeteneğinin farkına varabilirse, mutlak mutluluk için o ışığı takip etmeli ve tüm baskılara yüksek bir direnç göstererek yolundan şaşmadan ve kimseye aldırmadan azimle yürümeli... Bu yolda karşılaştığı her zorluk; kendisini bir üst zirveye taşıyacak birer basamak olarak görünecektir. Yaptığı her hata; onu doğruya götüren birer pusula olacaktır. Herkes sevdiği işi yaparsa mutlu insanlar dünyayı ışıl ışıl aydınlatacaktır.
    Saygılarımla...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu güzel katkınız için teşekkürler.

      Sil
  9. Sema hanımın yaptığı değerlendirme ye yürekten katılıyorum. . Harika tespitler yapmış.

    YanıtlaSil
  10. Bende birkac kelimeyle bu yazilanlara ortak olmak isterim ben su an tipta 3. Sunifta okuyan bir ogrencinin babasiyim .bir insan yetistirmek,bir genc yetistirmek,ve tip ogrencisi bir genc yetistirmek gercekten cok zor bir is. Ama idealler ve hedeflenen buyuk umutlar icin , insanliga yardım eli uzatacak bir doktor yetistirmek icin bu zorluklari göüslüyor insan tipki su an bizim yaptigimiz gibi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok haklısınız. Ama doktorluk gibi kutsal bir meslek için tüm zorluklara değer mutlaka.
      Genç arkadaşımıza başarılar dilerim.

      Sil
  11. Bazen ufacık bir iyilik yaptığımızda bile; birine adres tarif etmek, para bozmak gibi mesela (gerçekten de küçücük iyilikler yani :D ) kendimizi iyi hissederiz. Bunun bir üst kademesi; üzgün birini teselli etmek, işine yarayacak bir fikir vermek, engelli ya da yaşlı birine yardımcı olmak gibi şeyler daha da haz verir, rahatlatır bizleri vicdanen... Peki ya birinin hastalığına çare olmaya, hayatını kurtarmaya vesile olmak! Kim bilir nasıl güzel bir duygudur. Hele bir de farkında olup size minnet duyarsa hastanız veya yakını, mutlulukla mahçubiyet karışımı bir duygu yoğunluğu. Hani "empati yapın" demiş ya konuk yazar arkadaşımız... Bu sonuçlar karşısında hissedebilecekleri konusunda empati yaptım da... Sanırım bütün çabaya ve sıkıntılara değer birilerinin derdine derman olabilmek...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de aynen sizin gibi düşünüyorum, tıp çok özel bir meslek...

      Sil
  12. Bende çok istiyordum tıp okumayı insanlara yardım etmeyi , para yüzünden insanların hayatını kaybetmemelerini sağlamayı onlara yardımcı olup yanlarında olmayı...Birde hep şey düşünürüm, ilerde annem babamda yaşlanacak hasta olucaklar onları hastalıklarından kurtarmayı onların hayatlarına bir umut olmayı. Eğer bir gün onlara birşey olacaksa yanlarında çaresiz kalmamayı isterim. Ama işte bu sene sınava girdim ve kazanabileceğimi bilemiyorum. Herşey nasip. Yazınız gerçekten çok güzel ellerinize yüreğinize sağlık. Rabbim mesleğini hakkıyla yapan bütün doktorların yardımcısı olsun...

    YanıtlaSil