21 Ekim 2013 Pazartesi

Anadolu Kasabası'nda bayram ve düşündürdükleri..

      Uzun bir ara oldu yazmayalı. Acaba beni merak edenler olmuş mudur? Aslına bakarsanız ben merak ettim en çok kendimi. Çünkü ziyaretlerin ötesinde, biraz da içsel bir yolculuktu bu dokuz günlük tatil. Ruhsal olarak sarsıldım sanırım, dönünce de gitmedi elim bir iki gün tuşlara.. Yani demem o ki, biraz hüzün kokan bir yazı ile “tekrar merhaba” diyeceğim sanırım sizlere.. Bakalım nereye götürecek hem sizleri hem de beni sözcükler?
Bu bayram, çocukluğumun geçtiği kasabaya düştü yolum. Arife günü akşamı yola çıktığım için yollar boştu, hatta yolun yarısından sonra otobüste yanım da boştu. Tam da sevdiğim gibi.. Koltuklar rahattı, ayaklarımı istediğim gibi uzatabildim; otobüsün içi anlamsız derecede soğuk değildi, üşümedim. Cam kenarında yeşilin bin bir çeşidi, kızıllar ve sarılar insanın başını döndürürcesine uzanıyordu.. Yanımda “nerelisin, ne iş yapıyorsun, kaç gün kalacaksın?..vs” şeklinde gereksiz sorular soran meraklı biri de yoktu.. Ruhumun derinlerine özgürce inebildim saatlerce..
     Otobüs yolculuklarını severim, zamansız ve mekansız hissederim kendimi. Arabada otururken kente uzaklaşmak, uzaklaşırken kendime yakınlaşmak iyi gelir. Genelde gideceğim yere böylesi içsel bir yolculukla zamanlar ve mekanlar ötesi varır; dönerken de kitap okurum bütün bu devinimlerin ağırlığını atmak için.. Öyle de oldu.. Çantam ağır olduğu için yanıma kitap almamıştım, dönüşte evde bulduğum Orhan Kemal'in Cemile'sini yolculuğun ilk iki saatinde bitirdim.. 152 sayfaydı, keşke biraz daha uzun olsaymış roman dedim kendi kendime.. 1934 yılında Çukurova'da bir dokuma fabrikası, o fabrikada işçiler, o işçilerin içinde güzeller güzeli Boşnak kızı Cemile öyle iyi geldi ki bana.. Yıllar önce staj yaptığım dokuma fabrikasındaki pamuk tozları geçti kitap boyunca gözümün önünden.. Bir roman ve bir insan hikayesi daha kazındı belleğime.. Cemile'nin çorap yamayan babası, Cemile'nin sevdalı olduğu katip ve Cemile'ye vurgun olan Deveci Halil'in katip için kitap boyunca bir kaç kez tekrarladığı o cümle:
Otuz kaat maaşınan avrat mı sevilir?”
.....
     Kasabaya vardığımda, keskin bir kömür kokusu doldu genzime.. Üzüldüm, çünkü benim çocukluğumda doğduğum kasabanın adı "yeşil" ile başlayan bir isim tamlaması olarak anılırdı. Dört tarafı dağlarla çevrili bu küçük kasabada bütün evler iki katlı ve bahçeliydi, havasını söylemeye bile gerek yok!  Seksenli yılların başında başlayan beş katlı apartman furyası öylesine bir noktaya gelmiş ki, artık kasabada iki katlı ve bahçeli ev sayısı bir elin parmaklarıyla gösterilecek kadar azalmış.. Sokaklar dar, bu yüksek binalar da rüzgarı kesiyor doğal olarak. Geriye kalansa boğazı yakan kömür kokusu ve birbirine benzeyen ruhsuz evlerin sıradanlığı.. İstanbul'daki çirkin gökdelenleri düşününce bu beş katlı evcikler size belki de güzel bile gelecektir düşününce.. Evet, bazen öyle şeyler dayatılıyor ki bizlere, kötünün iyisine razı olmak durumunda kalabiliyoruz. Oysa iyinin daha iyileri de var, oysa layık olduğumuz türlü güzellikler var.. Ne yazık ki alışıyoruz kötünün en kötüsüne, iyinin daha iyisini hayal bile edemiyoruz bir süre sonra!
Anadolu'da-bir-koy-yolu

     Bayram sabahı mezar ziyaretleri için gittiğimiz köyler, biraz olsun nefes almamı sağladı nitekim.. Döne döne çıkılan köy yolları yemyeşildi, içim huzur doldu.. Oralarda yaşasam dedim kendi kendime, sonra da yıllardır hayalini kurduğum sahil kasabası fikri geldi aklıma.. Evet, ben iyinin de iyisini isteyebiliyorum hala.. Yani yeşil yetmiyor, biraz da mavi lazım..

     Yaşamın kaynağı sudur ya, Anadolu'da çoğu kasaba da bu evrensel gerçek doğrultusunda su kenarında kurulmuştur.. Bizim kasabada da böyle bir ırmak var, iyi ki de var.. Irmak kenarı türlü ağaçlarla bezeli ve çamurlu da olsa derenin sularına yansıyan yeşilin gölgesi bir nebze olsun unutturuyor bacalarından kömür püsküren, beş katlı ruhsuz binaların çirkinliklerini..
kasabanin-irmagi


     İçsel yolculuk demiştim.. Ben öyle sık sık gitmem doğduğum kasabaya, bazen senede bir, bazen de iki senede bir.. Bu süre içinde yaşam değişir, insanlar yaşlanır, çocuklar büyür.. Sanki kendim hiç değişmemişim gibi bu olan bitene şaşkınlıkla bakarım, içim burkulur. Orada bir yerlerde bildiğimi zannettiğim bir yaşam, kendi akışında yol almaktadır. İnsanların bana çok uzak kaygıları, kendilerince alışkanlıkları, kendilerince öykünmeleri, kendilerince mutluluk ve mutsuzluklarını görünce, yabancılaşmanın doruklarında hissederim kendimi.. O filmin hem içindeyimdir, hem değilimdir.. Aidiyet hissedemem, aitsiz olma duygusu da ağırdır.. Çetrefillidir benim için kasabaya olan ziyaretler anlayacağınız.. Buruktur, hüzünlüdür, ama bir taraftan da özlem giderildiği için neşelidir; karışık hissiyatlara sürüklenirim hep.. Bu sefer de öyle oldu.. Bu sefer de ağırdı.. Ama belli etmedim elbette.. İlk kez burada sizlere döküyorum içimi.. Espriler yaptım, her ikram edilen kalem gibi sarmayı, tereyağlı tatlıyı, böreği afiyetle yedim.       Anlatılanları can kulağıyla dinledim, dertleri dinledim, kasaba dedikodularını dinledim.. Ama benim anlatacak hiç bir şeyim yoktu, çünkü anlatamazdım.. “İşlerim yolunda, keyfim yerinde, hayat öylesine akıp gidiyor” demekten başka şeyleri dile getiremezdim.. Çünkü orada dünya o kadar farklı ki!  Orada benim televizyonumda asla açılmayan kanallardaki asla izlemediğim programlar hakkında konuşuluyor, orada insanların temel yaşamsal kaygıları gerçekten de üst boyutta ve dışarıdan bakan birisi için gerçeğin tüm sıcaklığı bir alev gibi insanın yüzüne vuruyor.. Orada insanların çoğunun işi yok, çünkü büyük şehirlere AVM'ler, yollar, köprüler yapan devlet, oraya sadece seçim mitingi yapmak için gidiyor. Orada asgari ücretle çalışmak bile gururla anlatılacak bir konu olabiliyor. Orada insanlar kasabanın en sevilen doktorunun tayini çıktığı için üzülüyorlar!
Elbet bizim ulaşamayacağımız güzellikler de var.. Çat kapı birbirlerine gidiyorlar, her gelene Allah ne verdiyse sofralar kuruluyor. Yaprak sarmasını üç beş komşu bir araya gelip yapıyor, bayram temizliğinde birbirlerine yardım ediyorlar.. Mahallede biri evlenecekse, birinin çocuğu olacaksa hep birlikte yapıyorlar hazırlıkları.. Çaydanlığın altı hiç sönmüyor, çünkü insanlar birbirlerine ziyarete gidiyorlar.. Bu güne kadar evime çat kapı gelen birini bilmiyorum oysa ben, öyle bir şey yapsalar da sanırım rahatsız olurum. Büyük şehirde yaşayan , a-sosyal, kendi dünyasından taviz vermeyen, sıradan biriyim ben.. Apartmandaki komşuların evine ne giderim, ne de bana gelmelerini isterim. İçimdeki kasabalı kişilik ancak oralara gittiğimde açığa çıkıyor. İşte bunu da kaldırmak cidden o kadar ağır ki!
Yok yok, ne öylesi ne de böylesi.. İkisinin karışımı bir yaşam istiyorum sanırım.. Hep diyorum ya, benim bakış açımdaki insanlarla kaynaşabileceğim bir sahil kasabasında yaşamalıyım.. Ne büyük şehrin yalnızlığı, ne de Anadolu kasabalarındaki iç içe geçen hayatlar.. Her şey dozunda ve ölçüleriyle olmalı..
Bu yolculuktan çıkardığım sonuç, bir kek tarifi gibi aslında.. Bir ölçü yalnızlık, iki ölçü özgürlük, dolu dolu sevgi, alabildiğince kültürel malzemeyi yaşam kabında karıştırıp, üzerini maddi kaygılar duymayacak kadar parayla süslemek ve geleceğe umutla bakılabilecek denizin mavisine karşı, yeşil bir bahçede keyifle tadına varmak.. Yaşam kısa çünkü..

Sevgiyle ve hayallerle kalın..

14 yorum :

  1. Hoşgelmişsiniz... :)) Geçmiş bayramınız kutlu olsun diyerek başlamak istedim. Yolları, trafik sıkıntılarını tv.lerde gördükçe yolculuk yapan yakınlarımla birlikte ben sizi de merak ettim.
    Gurbette olmanın, aidiyetsiz olmanın buruk yanı, avantajlı yanı hep var ve bu gurbetlik olduğu sürece de olmaya devam edecek. Allah herkesi mutlu olduğu yerde yaşatır inşallah. Konu o kadar derin ki... Daha fazla yazacaktım ama sizin yazdıklarınız kadar anlamlı olmayacak :)))

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim, bilmukabele:) Yüzünü hiç görmediğim ama yakınımda hissettiğim birinin beni düşünmesi o kadar güzel bir duygu ki, anlatılmaz.. Yolculuk dönüşü 3 saatçik (!) gecikme yaşadım yollarda, hem de cuma öğleden sonra yola çıkmama rağmen.. Demek herkes benim gibi düşünmüş :) Aidiyetsizlik duygusu ise dediğiniz gibi derin bir konu.. Ben de kendimce içimi döktüm sizlere, biraz duygusal oldu.. Aslında hala da kendime gelmiş sayılmam... Sevgilerimle..

      Sil
  2. Evde yazar çok dogru söylemişssiniz ve çok güzel anlatmışşsınız tebrik ederim Lezzettramvayi

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Duygusallaştım biraz, insan duygusal modda olunca ister istemez yazılar da böyle oluyor.. Aynı moddayız demek ki..
      Sevgilerimle..

      Sil
  3. Anadolu'nun kasabalarındaki yaşamı ben birkaç sene öncesine kadar bilmezdim ama şimdi tam da içlerindeyim. Yazınızı büyük bir beğeni ile okudum ve çok duygulandım. Ellerinize, yüreğinize sağlık. Gerçekten de Anadolu insanının doğal, bozulmayan bir kimliği var ve umarım hiç te bozulmaz. Dilerim bir gün tarifini yaptığınız gibi bir yerde yaşama şansına kavuşursunuz.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Hüzünle sevincin harmanlandığı bir geziydi. Duygularımı içimde de tutamadım.. Anadolu'da yaşayan biri olarak beni en iyi anlayacaklardan biri de mutlaka sizsiniz.. Hani şarkıda diyor ya, "orada bir köy var uzakta..!" Gitmek lazım, anlamak lazım..

      Sil
  4. Çok güzel kaleme almışsınız duygularınızı, çok güzel anlatmışsınız hem kasabanızı hem de yaşama dair çelişkileri. Belki inanmazsınız ama bir solukta okudum yazdıklarınızı. Kaleminize sağlık...

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Aslında yazarken insanların sıkılacağını düşünmedim değil.. Ama duygu yoğunluğuna hakim de olamıyor insan..
      Beni anladığınız için çok teşekkür ederim, sevgiler..

      Sil
  5. Otobüs yolculuklarını tercih etmem bu yüzdendir, gittiğiniz yer neresi olursa olsun, asıl yolculuğu iç dünyasında yaşıyor insan. Aldığımız nefes her me kadar aynı olsa da henüz keşfedilmemiş ne yaşamlar var değil mi? Anlatımınla, yaşadıklarınla, sükunet ve gelgitlerinle ne güzel de yorumlamışsın, yüreğine sağlık ...

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Evet ben de çok severim otobüs yolculuklarını, sırf bu nedenle.. Aslında zaman zaman ihtiyaç da hissederim. Çünkü yollardaki içsel yolculuk ortamını, kapalı ya da açık bir mekanda kolay kolay yakalayamam.. Bana bu yolculukta eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim, sevgilerimle:)

      Sil
  6. Evet, ben de aynı şeyi söyleyecektim. Gerçekten çok benziyoruz. Ben de otobüs yolculuklarını çok severim, ancak yanımda oturan kişi konuşmayacak. Ben kitap okuyacağım veya film seyredeceğim.
    Bu yazı ise gerçekten çok etkileyici olmuş. Ben de küçük bir şehirde büyüdüm ve üniversite okumak için İstanbul'a geldiğimde bir daha dönmedim. Senede birçok kez giderim ailemin yanına ama hep bir suçluluk duygusu var içimde, sanki onları terk edip gitmişim gibi. Bu duyguyu bir türlü yenemiyorum. Her gittiğimde içim buruluyor, çocukluğum aklıma geliyor, artık ailemden uzak olduğum gerçeği tekrar yüzüme vuruyor.
    Oradaki hayat çok farklı gerçekten. İnsanlar ister istemez daha sosyal, çünkü sürekli birbirlerini görüyorlar. Büyük şehirler ise bir noktadan sonra yalnızlığa sürüklüyor insanı. Dışarı çıkmaya üşenir oluyoruz adeta. Çünkü zaman hep çok kıymetli.
    Bu konuda söylenecek çooook söz var aslında. En iyisi ben de bir yazı yazayım :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. O zaman sizin yazınızı da merakla bekliyorum:)

      Sil